No public Twitter messages.

Sabahtan beri aklımda dönen bir cümle için yavaşça bir papatya çayı demledim gece 1 de kalkacak otobüse gitmeyi beklediğim şu saatlerde kendime, toparladığım çantaların arasından bilgisayarı çıkartıp aklımdakileri boşaltmak istedim: Telaş etmeden acele etmek.
Dün tanıştığım Renkli Fikir Kumbaran adlı kitabın yazarı Özge’nin yazılarından birinden aklıma takıldı. Dün kendisiyle tanışacağımı bilmeden sabah çıktığım yolda adını koyamadığım bu cümleyi sayesinde tamamladım.
Geçenlerde bir yazı yazdım Instagramda. “Jonglör gibisin nasıl yetişiyorsun bu kadar işe” diye gelen bir soruya cevap verdim: Yetişemiyorum değil YETİŞMİYORUM.

Dün sabah saat 8.30 da alarm çaldı. Bir arkadaşım uğrayıp benden bir paket alacaktı. Önceki akşam 9’a doğru uğrarım gelmeden ararım demesine rağmen saati kurup yatmıştım: Ya uyanamazsam! Uyanamazsam ne olurdu en çok? telefon ederdi ve uzun çaldırırdı ben de yarı açık gözlerle paketi teslim ederdim ama öyle olmadı ben 8.30 da hazırdım! Bunu fark ettiğim anda alarmı kapatıp arkamı dönüp telefon gelene kadar biraz daha mıkırdanmaya karar verdim. Haftasonu eğitiminden sonra pazartesi günü de pek dinlenemediğim için o sabah oldukça yorgundum. Sonuçta arkadaşım 9’u geçe geldi ben inip paketi teslim ettim, yapılacak işlerimi gözden geçirdim ve önceliklerimi sıraya dizdim:
1. sırada BEN çıktı! Biraz daha durmaya karar verdim. Telaş etmeden dinlendim. Telaş etmeden kalktım, giyindim. Kadıköye giderken kulağıma müziğimi koydum. Hava çok yağmurluydu. Tamir olması gereken çerçeveyi bırakıp almak için beklerken bir kafede oturup bekleyen e-postaları cevapladım, yazılması gerekenleri, incelenmesi gerekenleri tamamladım bu sırada sabah kahvemi içmiş yağmurun da kesilmesini beklemiş oldum. Çerçeve bitince yağmur sonrası kendini gösteren güneşe yüzümü dönüp Karaköy vapuruna yerleştim. Güneşe ve serin rüzgara karşı oturup gözlerimi kapatıp rüzgarın yüzüme esmesini seyrettim. Karnımın acıkmaya başladığını düşünmeyi vapurun inişine erteledim. Kocaman bir dalga oturduğumuz yerde herkesi ıslattı, kocaman kahkalar yükseldi sırılsıklam olsa da bir kaç kişi. İzlemenin tadını çıkarttım. Vapurdan indiğimde acıkmış olduğumu fark ettim. Artık acıkmadan sırf yemek saati geldi diye kendimi doldurmuyor olmak kadar iyi bir his olmadığını düşündüm. İçimi hafifleten ekmeksiz yaşamın 2. ayında omletimi söyledim, çayımla birlikte tükettim. Yemek yerken sadece yemek yiyorum artık. Arasına mail cevaplamak, ınstagrama bakmak, kitap okumak, telefonla konuşmak hatta belki sofrada konuşmak v.b işleri sıkıştırmıyorum; sadece çiğniyorum, fark ederek, tadına vararak ve sonucunda doyarak, bedenen ve ruhen. Sonra kulağımda müzik, tünel, metro yolculuğu yaparak arkadaşımın stüdyosuna geldim. Işıkları ayarlamak, ürünleri fotoğraflamak derken saat 6 ya gelmişti. Birlikte çıktık, yine uzun yoldan metro, yürüyerek Karaköy’e indik. Aslında metro ve metrobüs ile kısa yoldan eve dönmek her zaman yaptığım yol olurdu. “Bir çorba içsek” dedim “vaktin varsa”. Bir yere yetişmeye çalışmadan. Bir çorba içtik. Vapura bindik ve sonrası eve gelmek. Acele etmeden fotoğrafları bilgisayara yükledim ve yine sordum kendime: ne yapmak istiyorsun. Çünkü öncelik standart olarak o gün yapılmış çekimleri toparlamak olur her zaman. Kendim dedi ki: ” kitap okumak istiyorum” “o zaman” dedim “kitap okuyalım” kendime, “fotoğrafların yarını beklemesinde bir sakınca yok kızmazlar sana”.
Bir gün öncesinde o ürünlerin fotoğraflarını çekmek için taa 4. Levent’e gitmeyi gözümde büyütüp sıkıntı yaptığımı, sonra çekerim gerek yok diyerek vazgeçmek için kendimi ikna etmeye çalıştığımı hatırladım uyumadan önce.
Diyeceksin evde bekleyen yok, çocuk yok, yemek derdi yok, sabah erken kalkıp işe gitme derdi yok. Bazen böyle anların olduğu doğru hayatımda lakin her zaman değil. O zamanlarda da kendime sıkça sorduğum iki soru var:
” Ne yapmak istiyorsun?”
“Önceliğin ne?”

Kamplarda çemberler yaparız. Bazen bu soruyu soruyorum çünkü kendime de soruyorum: ” hayattaki 5 önceliğini sıralar mısın? Genelde gelen cevaplar: çocuğum, işim, eşim, … diğer iki şık çoğunlukla boş kalıyor. Bu soruyu bir arkadaşım bana ilk sorduğunda ben de böyle cevap verdiğimi hatırlıyorum. Hemen arkasından da “peki bu sıralamada ben neredeyim?” olmuştu.
O gün bu listeye kendimi eklemeye ve listenin en başına koymaya karar vermiştim. Karar vermek ile  uygulamaya geçmek eş zamanlı olamıyor elbette ama bir gün bir yerde başlamak iyi geliyor. 1. sıraya BEN diye eklemenin bencillik olmadığını kabul ederek başladım işe. Uçaklarda oksijen maskesi önce büyüklere sonra çocuklara diye anons ediliyor. Önce ben iyi olmazsam geriye kalan hiç bir maddenin iyi olmayacağına eminim.
İşler yetişir, eksik kalabilir, tam olmayabilir ki tam olması ne demektir?, bir yere geç kalabilirim, biri beni bekleyebilir, ben birini bekleyebilirim, o gün yataktan daha geç çıkmak isteyebilirim, kahvaltı hazırlamayabilir o sabahın atıştırma ile geçmesine izin verebilirim, evi bazen toplamayabilirim, işimi bazen görmezden gelebilirim günün sonunda kendime her duygu için, her davranış için, her eylem için İZİNLİ olabilirim. Kendimi üzmeden, heder etmeden, yaptığım her işin keyfini çıkartarak ve yaptığım her eylemin sadece o eylem olmasına özen göstererek yaşayabilirim.
Çünkü yıllardır işleri birbiri ucuna ekleyip, oradan çıkıp diğerine gidip bunları da aman eksik olmasın, atladığım bir şey olmasın, şuraya geç kalmayayım diye koştura koştura yapmaktan, bir buluşmaya geç kalmamak için hep yarım saat erken gitmeyi adet edinmiş olmaktan yorulduğum ve bu yorgunluğun bedenime yansımalarını gördüğüm, gördüklerimin daha da büyümesini istemediğim için, Özge’nin yazısında dediği gibi acele etmeden telaş edebilir ve buna izinli olabilirim.

Acele ettiğimde birşeyleri unuttuğumu kendime hatırlatıyorum hep. Şimdi bilgisayarımı kapatıp, acele etmeden, evi kontrol edip, bavullarımı alıp kalbimde tatlı bir telaş ile, evime doğru yolculuktan keyif almayı dileyerek yazıma son veriyorum.

Sen nasıl hissederdin acele etmeden telaş etsen?

Bu Yazılar Da İlgini Çekebilir

2 Yorum

  1. Dilek Turgut dedi ki:

    Merhaba Ayça ne keyifli ve doğru bir yazı olmuş. 35 yaşında vücudumun ritmini bozanlardan uzak kalmaya karar vermiştim. Mümkün olduğunca gerçekleştirebildim. 48 yaşında da önce ben demenin gerekli olduğunu anlamıştım. Yavaş yavaş öğreniyoruz işte 😉 Bozcaada’ya yerleşmek ne kadar doğru ve cesur bir karar. Sevgiler

  2. Nazlı kara dedi ki:

    Sanırım çok çook huzurlu olurdum. Acele etmemek telaş etmemek sanki mümkün olmayan bir davranış benim için. Neden herşey mükemmel ve eksiksiz olmak zorunda ki. Haklı olmak yada eleştirilmemek için mi? Yada birikip sonrasında beni daha çok huzursuz ediceğinin tedirginliği mi? Sanırım bunu bi denemem gerek hayatımdaki kontrol manyaklığını dizginlemem için. Teşekkürler ayça 🙏 sende, duygularında, hayatında,kaleminde çok doğal.😘


Önceki yazıyı okuyun:
Bozcaada’da hayat nasıl?

Instagram öncesi diye bir şey vardı hayatımızda. Notları klavyenin ucundan kendi kişisel sayfalarımıza aktardığımız, okurken kendimizden parçalar bulduğumuz, altına yorumlar...

Kapat