No public Twitter messages.

goodmorning251

Bu sabah uyandığımızda Erin’in odasından söyle bir cümle yükseldi içeriye doğru:

“Günaydın oyuncaklarrrr.. güzel uyudunuz mu???”

Aklıma geçen gün okulun kapısında yaşadığımız geldi.

Bir anne çocuğunu okula bırakıyor, biz de aynı zamanda geldik. Ben anneye “günaydın” dedim, cevap verdi sonra Erin kendi göz seviyesindeki çocuğa “günaydın” dedi.

Sonra hangisi oldu ?

1.Anne çocuğa eğilip ” bak arkadaşın günaydın dedi sen de cevap vermek ister misin? ” diye sordu. ( müdahele etmek değil öğretmek amaçlı, anladığım kadarıyla bi-haber çocuk durumlardan üstelik 4 yaş civarı!!)
2. Kendi Erin’in boyuna eğilip ona ” sana da günaydın” dedi.
3. Yukarıdan Erin’e hafifi tebessümlü ” günaydın” diye cevap verip kafasını çevirdi içeri girdi.

Sizce ??

Bu durumda sabah sabah günaydın denmesi gerektiğini düşünen oğlum üst seviyeden gelen sesi duymayıp kendi göz seviyesindeki sessizliğe de şaşkın şaşkın bakması sonucunda umarım ” günaydın” denmemesi gerektiğini düşünmemiştir.

Bu ne sık yaşadığım bir kabus : asansöre binerim her gün gördüğüm insanlar vardır günaydın derim cevap alamam.. bakkala girerim günaydın derim bir tek bakkal sahibi cevap verir diğer müşteriler kafalarını çevirir..

Lütfen ama lütfen çocuklarınıza selamlaşmayı öğretin, hatır sormayı da ekleyin buna ..oyuncakları ile bile başlanabilir..

“günaydın oyuncaklarrr.. iyi uyudunuz mu??”

Bu Yazılar Da İlgini Çekebilir

33 Yorum

  1. Duygu dedi ki:

    Çok güzel bir konuya değinmişsin. %100 katılıyorum dileklerine. Ben de her sabah evden çıktığımda herkese günaydın demek istiyorum, hatta günaydıııııın demek istiyorum. İçten ve samimi. Ve bunu söyledikten sonra bir sessizlik duyup kendimi duvarlara selam veren bi deli gibi hissetmek istemiyorum. Gerçi somurtanların yanında ”duvarlara selam veren deli” olmayı tercih ederim :)) Sevgiler, aynı zamanda İyi akşamlaaaar;)

  2. Açalya dedi ki:

    Annemler burayi ziyaretlerindeki sabah yuruyuslerinden sonra cok dikkatlerini cekmisti, `yavrum, ne kadar guzel, insanlar burda sabahlari yolda birbirlerine gunaydin diyor, sabah degilse bile kafalariyla selam veriyorlar tanimadiklarina, bizim Turkiye`de deli diye bakarlar insana ayol!` demislerdi. Ne acı değil mi?

    Turk insani kadar “mutsuz” bir millet “ilelebet payidar” kalacaktir, ama “bu haliyle” payidar kalacaktir, malesef.

    Bravo Erin!

  3. Güneş dedi ki:

    Biz begümle yapıyoruz bunu 🙂 oyuncaklarıyla selamlaşıyoruz, kuzenleri ile merhabalaşıyoruz, dışarıda bize güleryüzle yaklaşan çocuklara selam veriyoruz, el sıkışıyoruz..

  4. Tuğçe dedi ki:

    Merhaba Ayça,
    Erin büyüdükçe,daha da çok sosyalleştikçe, O’nu yetiştirirken yaptıklarının ne kadar doğru olduğunu daha iyi anlayacaksın diye düşünüyorum ama işte bu farkındalık bir yandan da başkalarındaki pek çok yanlışı,eksiği de sana hissettirecek maalesef. Önemli olan dediğin gibi bu güdük anne-babaların bilerek-bilmeyerek pek çok şeyi eksik bıraktıkları yavrularla Erin’in aklını karıştıracak kadar sık karşılaşmaması…

    Aaah ahh, her sabah Erin’e GÜ NAY DIIIIIN 🙂 diye gülümseyebilen şanslı bir komşu olmayı çok isterdim….

  5. Tuğba dedi ki:

    Umarım sesini duyarlar Ayçacım..biz hergün, her gördüğümüz bebeğe, çocuğa, annesine, babasına, hamileye gülümsüyoruz. Çok ama çook büyük bir çoğunluk bön bön bakıp kafasını çeviriyor. Daha bugün hiç balon meraklısı olmayan Maya bir bebek arabasına bağlanmış balonları görüp işaret etti ve güldü bana. Evet kızım dedim kardeşin balonu ve annesine bakıp empati yapıp gülümsedim. Kadın kafasını çevirdi. Balonlarını mı isteyeceğiz sandı acaba:p Öyle çok oluyor ki bu..hala ısrarlıyım güleryüzlü olmakta..ama bklm nereye kadar:)

  6. asya dedi ki:

    ayça
    belkide sadece canı günaydın demek istememiştir o 4 yaşında ki ‘bihaber’ çocuk..
    çocuk diil mi..
    belkide ‘bu da kim şimdi bana günaydın diyo alla alla’..
    ‘ben bu çocuğu tanımıyorum ki ‘vs vs diye bi sürü şey geçiriyodur aklından..
    4 yaşındaysa vardır kafasında bi sürü cinlik..
    yada uyanamamıştır daha..kim bilir..
    bilemeyiz..dedim ya daha çocuk..

    bence bir günaydın la anneyi de çocuğuda asmışsın sen..
    nacizane fikrim….
    genele mesajın iyi de..o anne okusa bu yazını eminim üzülürdü..

  7. asya dedi ki:

    birde düzenlemeye çalıştım ama olmadı Ayça,bişi daha eklemek istedim..
    Açalya’ya…
    burda benim sabah sokakta dakikada görebileceğim insan sayısı sanırım 20 den başlar 50 lerden yukarı doğru çıkar..yerine göre de değişir bilirsiniz…
    değil günaydın demek kafamı bile sallamam tanımadıklarıma..
    medeniyetmiymiş tanımadıklarıma kafamı sallamak..yada her neyse adı..
    bende yok ondan..
    ‘ne olduğu belirsiz’bir sürü insan..katili var hırsızı var suratsızı var..

    ben tanıdığıma selam veririm geçerim…hamileymiş,anneymiş,suratsız diilmiş. vs vs tipini gözüme kestirdiklerime de selamımı da veririm ..gülümserimde…elerim ,seçerim..
    o günkü moduma bağlı…

    az nüfuslu-açalya oralar nasıl bilmiyorum-ve herkesin cebi para ve yüzünde gülümseme dolu olan bi yerde olsaydım bende selam verirdim heralde.
    ve bende türk milletinin haline acırdım o zmn..
    ben mutsuz ve payidar kalacaklardan oluyorum bu durumda…

    mutsuzum ki böyle bir yorum da yazıyorum galiba..

    • AyçA dedi ki:

      bunun sosyal bir davranış olduğunu düşünüyorum ailelerin çocuklarına küçük yaşlardan bunu anlatması gerekmektedir.

      Her sabah girdiğim bakkala selam veririm.. aynı sokaktaki ayakkabıcıya, “çöpçüye” “kolay gelsin” derim Erin’ e çöpçü abiye kolay gelsin demesini öğretirim..
      arabamla ışıklarda durduğumda yanımdaki ile gözgöze geldiysem kafamı çevirmem selam veririm genelde bana kafalarını çevirirler ya da anlamsızca bakarlar ama önemli değil ben hala veririm.. gün içerisinde gözgöze geldiğim herkesin selamımı alma hakkı olduğunu düşünürüm..apartmanı temizleyen kadına günaydın derim.. parkta ki çingene çocuğa dahi derim. Bunun adı öncelikle medeniyet değil insan sevgisi en öncesinde de insanın kendini sevmesidir.

      bunun parayla pulla değil eğitimle ve sosyal olmakla alakası vardır.

      ve bence köylerimizdeki bu selamlaşma // selamın aleyküm //, hal hatır sorma, birine çarpınca pardon deme (köylerde ya da küçük yerleşim birimlerinde var mıdır bu ?? bilmiyorum ama benim kültürümde var olduğu için yolda geçen bir oğluma çarpınce oğlum dönüp “pardonn” der ve anlamsız bakışlarla karşılaşırız!!tabii ben de pardon dediğim hiç cevap alamam) kültürünü şehirlere taşıyamadıkça yok olmaya mahkum mutsuz bir millet olarak hayatımıza devam edeceğiz..

  8. Alpay dedi ki:

    Sevgili aslı yazdıklarını hayretle okudum.
    İronik bulduğum kısımlar var bunlarıda yazmadan edemeyeceğim.
    Şehrimiz kalabalık evet. Hırsızı var pisliği var. Pislik taşıyan pisliği bulaştırır evet doğru. Mali sıkıntılarımız var evet.
    Ama 4 yaşında bir çocuk bunların hangisinin farkında? Ya da farkında olmalı?
    Eğer bunu 4 yaşında bir çocuğun farkedebileceği bir haldeysek vay halimize. Çok kötü durumdayız demektir. Ama bence değil. Annenin ailenin görevidir bunları düşünmek ve korumak ve farkettirmeden bertaraf etmek. 4 Yaşındaki çocuk sadece hayatın güzelliklerini bilmelidir. Çocuğu hayata hazırlamak bu demektir. Yoksa topluma kapalı bireyler yaratmak değil.Aile bunu öğretmeli ve yaşatmalıdır. 4 yaşında bir çocuğun hayattan korunma içgüdüsü ile kapanmasına aile izin vermemelidir. 4 yaşında bir çocuğu bu korkularla toplumdan uzaklaştırmak ileride çok önemli problemre yolacacaktır. Bunun kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.
    Bir konu daha var. Bende selam veririm aslında demişsin kısaca o günkü moduma bağlı …
    Gün içinde karşılaştığımız insanların enerjisi bulaşıcıdır. Bu topluma karşı bir sorumluluktur. Modun kötü olsa bile gülerek içten bir günaydın vermek ve almak inan senin de ruh haline olumlu katkıda bulunacaktır.
    Yaşamın amacı sadece yaşamak değildir. Kaliteli yaşamaktır. Kötü enerjili bireylerden oluşan bir toplum sürekli bela ile uğraşacaktır. Kelebek etkisi denen bir durum. Etki ediyorsun. Bu muhakkak senle ilgili bir sonuca etki edecektir. Bu inan ki ‘benim bu sabah modum asık suratlılık’ diyemeyeceğin kadar sorumlu olduğumuz bir konu. Karma, ki (içsel enerji), bu konularda biraz aydınlanmaya başladığında insan aslında nasıl bir bütünün parçası olduğumuzu ve sorumluluklarımızı (kendimize ve cevremize karşı) daha iyi algılamanında yolu açılır.
    Bir zincir en zayıf halkası kadar kuvvetlidir. Bir konuda fikrin olması zikrin olduğu anlamına gelmez. Sorumlu birey zayıf halkalık durumunu kendi içinde tamir etme sorumluluğundadır. Bunu önce kendin için yapmalısın. Sonra da çevrendekiler için.
    Türkiye için yaptığın tespitleri ‘maddiyata’ bağlamışsın. Ben bunuda ironik buldum. Toplumun bir anlamda aç olduğu kesin ama bu bence mide açlığı değil. Ruh açlığı, felsefe yokluğu, başka bir post konusu olacak şeyler yani.
    Kısaca söylediklerin kitap okumayla alakalı. Hayatını yönlendirmek ile alakalı bence. Bir konuda fikrin olması ile zikrin olması farklı şeylerdir. Bence sadece fikir olan, bir anda akla geldiğinden söylenmiş şeylerle çok uğraşıyoruz. Bu sebeple toplum ortak bir kültür oluşturamıyor. Eskileri çok kolay çöpe atıyor. Ama onların yerine birşey koyup koymadığımıza bakmıyoruz.

  9. asya dedi ki:

    Alpay,
    4 yaşında ki çocukla ilgili yazdığım tamamen ayrı bir yorumdu…
    Onu hiçbir şeye karıştırmadım farkındaysan sadece çocuğun bir günaydın dememesinden annenin bunu çocuğa öğretMEmekle suçlanmasına ve çocuğun ‘belkide’ bilip de inadına yada canı istemediğinden yada her ne sebeple olursa olsun söyleyemeyebileceğini anlatmaya çalıştım..
    Dediğim gibi tekrar ediyorum Ayça’nın genele mesaj vermek istemesi güzel tabi ki ama ben kendimi o annenin yerine koydum..
    Efe günün birinde birisine günaydın demedi diye ben bunu ona öğretmemiş kötü bir anne ve oğlumda hiç tanımadığı biri tarafından ‘bihaber’ilan edilmemeli diye düşünüyorum..

    Ve 2 yorumum…
    Yazdıklarını dikkatle okudum Alpay..
    Herkesin cebi para+yüzünde gülümseme olan bir yerde demişim..yani bana gülümseyene bende gülümserim demişim..kelebek olayı sanırım adı;)
    sadece maddiyata bağlamadım olayı.
    ama ben Amerikalıların sabah yürüyüşlerini yaparken akılları en azından bizim ki kadar DOLU diilken birbirleriyle karşılaştığında selam vermelerini gayet normal buluyorum…..

    ki.. aklı binbir türlü dertle dolu insanların yaşadığı koca şehirlerde millet ‘HİÇ TANIMADIĞI’insanlara slm vermiyorsa da bunu gayet normal bulabiliyorum..

    koca bir milleti sonsuza kadar mutsuzlukla suçlamıyorum..en azından bizzat içinde yaşadığım toplumu!..

    Neyse ben zikrimide fikrimide alıp kaçıyorum…

  10. alpay dedi ki:

    ne güzel konuştukça ilerleyeceğiz.
    Öncelikle yazdıklarını okudum yanlış anlamamışım ve anlatmamışım. Tekrar ettiklerinde de aynı şeyi anladım.

    Bence hiçbir birey günü ne olursa olsun diğer insanların bulunduğu bir ortama girdiği andan itibaren subjektif yaşam koşulları ile davranamaz. Bu şu demek zarar verecek durumdaysak evimizden çıkmamalıyız. Çıktıysak zarar vermemeliyiz. Günaydını(bu örnek konu ama konuştuklarımız sanırım bunu aştı)esirgeyecek durumdaysak kendimiz ve toplumumuzun sağlığı adına bunu insanlardan uzak tutmalıyız. Toplum içinde olmak sorumluluk taşımaktır. Ne yazıkki en çok kaybettiğimiz değerlerden biridir bu. Diğer insanların varlığı başladığı an ortamda geçerli olan kurallar herkesi kapsamak zorundadır. Daha düne kadar herkesin içinde sigara içen insanların
    -peki benim içme hakkım ne olacak diye itiraz ettiği durumdaki ironi burdada var ve cevabı aynı

    -topluluk içinde olmak içinde bulunan tüm bireylerin ihtiyaçlarının karşılandığı kurallar ile yaşanabilir. Yaptığın şey başkasına zarar veriyorsa ihlaldir.

    2. bölümüde tekrar farklı kelimelerle anlatmaya çalışayım. Toplumsal gülümseme insana dışarıdan enjekte edilmiyor. Dışsal etkiler ne olursa olsun çocuk yetiştirmeye aday bireylerin içsel güçleri ile bunu yenmeleri gerekmektedir. İdeali bu. Ve inan bence o toplumları ileri götüren paraları değil tekrar ediyorum:Felsefeleri ya da felsefesi olan birilerine olan inançları ve sonsuz takip etme ve anlamaya çalışma güçleri. Anti amerikan söylemleri tabii ki bende anlıyor ve bir kısmına hak veriyorum. Ama dışladığımız her kavramın yerine birşey koymalıyız.

    Toplumsal kültür bir toplum için insan omurgası gibi hayati değerde ve ayakta tutan özelliktedir. Olmazsa olmazdır yani. Bunu sadece kültür emperyalizmine karşı korumalıyız. Yerine birşey koymadan kötü olanı bile yerinden haraket ettiremeyiz. Fikir ve zikir işte burda devreye giriyor. Toplumumuz şehirli olurken köy adetlerin tamamını terk etti. Ama yerine ne koydu?? Bir hiçlik. Felsefe?? onu da koymadı. Günaydınlar ve felsefe ise benim anadolumda fazlasıyla olan bir davranış biçimi. Şehirli insanın köy yaşamına olan özleminin sebebi budur bir taraftan yaşayamayacak olmasının sebebide budur.

    Seninle konuşmaya başladığımız konuyu aşmış olabilir söylediklerim. Sadece kendi adıma konu üzerinde ilerlemeye çalıştım.

    • AyçA dedi ki:

      Songül sana da günaydın..:=)

      Basit bir yazının bu kadar uzayabileceğini düşünmemiştim.
      Aldığım bir mail üzerine bu cümleyi kurdum oysa ki aşağıdaki yorumu yazacaktım!!
      —————————————————
      Birşey yazmamayım diyeceğimi dedim diye düşündüm ama yok.. olmaz..
      sabahtan beri kelimeler beynimde dönerken bir iki şeyi yazmadan geçemedim.

      İlk işim bankaya para yatırmaktı,

      Sıra beklerken yanımdaki kadınla gözgöze geldim ve “günaydın” dedim : kafasını çevirdi .. sanki küfür ettim sabah sabah..
      para atm’ye sıkıştı bende içeri girdim müşteri yönlendirme elemanına gülümseyerek:”Günaydın” dedim
      Aldığım cevap” ne istemiştiniz” oldu
      !!!
      verecek güzel bir cevabım vardı ammaaaa
      derin bir nefes aldım derdimi anlattım.. empati yapmaya çalıştım “belki sabah sabah kocasıyla kavga etti”.
      işimi halledecek kadın geldi suratına baktım ve ısrarla bu sefer ona “günaydın” dedim yanımdan cevap vermeden teğet geçti atm’ye uzandı.
      paramı hesabıma geçirmek için beni bir yere yönlendirdi bir başka kadın para sayıyordu suratıma bakıp” buyrun ne vardı??” dedi
      bu sefer artık günaydın falan demedim “bayan işimi halledecek burada durmamı istedi “dedim
      bir kağıtlar imzalattı sanki parayı ben bilerek sıkıştırdım ve sabah sabah zevk alıyormuşum gibi işlemlerden kağıdı önüme resmen FIRLATTI!!
      En son bir çocuğa beni yönlendirdi
      Çocuk yüzüme bakıp gülümsedi” günaydın hanımefendi hemen parayı hesabınıza geçiriyorum” dedi
      dedim ya benim umudum var!! bu çocuğa annesi öğretmiş işte..
      bankadan çıkıp ofise geldim, her sabah girdiğim bakkala girdim “günaydın” dedim 3 kişi vardı bir tanesi -bakkal dahi- cevap vermedi.
      paramı ödedim çıktım.
      ofiste 3 telefon çaldı sadece bir tanesi bana “günaydın” diyerek konuşmasına başladı.

      en son biraz önce kapı çaldı apartmanı temizleyen kadın geldi asansörden çıkarken:
      “günaydiinn caniiiimm nasılsın bu sabahh” dedi neşe ile
      nasılım biliyor musun teyze ?? duman gibi!!

      bu kadın çok zor şartlarda yaşıyor, damadı ölmüş, kızına torununa apartman temizleyerek bakıyor, kendi ülkesinde (Ermenistan) hemşirelik bitirmiş ve sonra anaokulu öğretmenliği okumuş orada da 40 dolar kazanıyormuş, askerlik yapmış, savaş görmüş ..geçinemeyince buraya gelmiş temizlik yapıyor.
      Fakir mi fakir hemde
      ama asansörden yüzü gülerek ” nasilsin bugün canimm” diyerek çıkıyor yarım türkçesiyle..
      Evet kadın Türk değil !!

      sonra aklıma diğer ilişkilerim geldi..
      karşımdakine derdimi maruzatımı ilettiğimde yazılı/sözlü fark etmez alamadığım cevaplarım geldi, neden alamadığımı merak ettiğimde ” mecbur değilim” cevapları geldi ya da hiç cevap alamadığım davranışlar geldi, gün içerisinde yukarıda ki gibi saygısızca geçen diyaloglar geldi..

      Her önüme gelene sallabaş gibi selam vermek değil sadece gözgöz geldiğim, o anda iletişim kurmak zorunda olduğum insanlarla selamlaşma gereğini,biri bana birşey sorduğunda cevabını verme gereğini ya da bir eyleme kayıtsız kalıp kabaca davranmama isteğimi genlerime nereden aldığımı bilmiyorum..
      İşin en acı tarafı dünyanın neresine gittiysem bu davranışları hep kendi milletimden gördüm kendi ülkem dahil!!

      Eminim ki bu postu okuyan 10 kişiden 8’i böyle düşünüyor:” bin tane derdim var elaleme selam vermekle mi uğraşacağım”..
      Birbirimizi etkiliyoruz
      Ve bu sabahki bu suratsızlık zincirinden etkilenmedim diyemem.. o gişedeki çocuk ve bu temizlikçi kadın olmasaydı içim kararmıştı.
      Ben eğer birine günaydın diyorsam evet herşeyi bir kenara bırakıp bana cevap vermeli.. sırada beklerken göz göze geliyorsak benim ne olduğumu düşünmeden bana selam vermeli..
      Yolda yürürken bana çarpan biri dönüp özür dilemeli..
      Bindiğim taksiciye kolay gelsin hayırlı işler dediğimde cevap almalıyım
      Taksiden/otobüsten/ dolmuştan inerken teşekkür etmeliyim // babamın uşağı değil ya parasını verdim diye onu görmemezlikten geleyim//
      Aynı şekilde o şöför de ben iyi günler dedğimde ya da parasını verdiğimde teşekkür etmeli..
      Bütün bunlar benim ülkemde olmuyor.. ben yaptığımda ise suratıma uzaylı gibi bakılıyor
      Allahın selamını kuldan esirgeme derler ya..
      ondan işte..
      Nedense benim müslüman ülkem o çok bağlı olduğu allahının selamını kulundan esirgiyor

      demem bundandı işte “sevgili anneler çocuklarınıza öğretin lütfen” diye..
      Ağaç yaşken eğilir..

      Ve bu yazıda yazdığım o anne eminim “bihaber” diye belirttiğim çocuğa selam vermemeyi model olarak öğretti yoksa çocuğun ne suçu var.
      Bunu anlayabilecek kadar anneyim ve birsürü anne-çocuk ilişkisi gözlemleme şansım var:
      Bir çocuk ne ise artık o kadar eminim ki anne-babası da aynı.. yani daha doğru cümle anne – baba ne ise çocuk da o oluyor.

      ve bu sabah ki banka görevlileri.. ah keşke okuyabilseydiniz.. keşke üzülseydiniz hatta..

      10 kişiden 8’nin 1 tanesinin kafasında birşey belirdiyse bana ne mutlu.

      Diyeceğim bu kadar.

  11. songül dedi ki:

    🙂 günaydın

  12. bernacan dedi ki:

    Günaydın Ayça..
    Seneler önce okuduğum Hıncal Uluç’un bir yazısı, kafamın bir yerlerinde saklı durur hala. İzninle kopyalamak istiyorum buraya. Bu yazının altına çok uygun düşen mesajlar var çünkü.
    http://arsiv.sabah.com.tr/2004/10/24/uluc.html
    Mutsuz, yalnız, yapayalnız adam..

    Önümde yürüyor, sırtını görüyorum.. Ama o kimseyi görmüyor.. Biriyle göz göze gelecek diye ödü patlıyor sanki.. Bizim kapının yanında görevli güvenlik elemanları var.. Gençler.. Bizim için orada duruyorlar, gün boyu.. Her sabah “Günaydın” derim, hepsine ayrı ayrı.. Aslında onlara değil kendimedir bu..
    Gözlerinin içine bakarak “Günaydın” dediniz mi, o gençler çok daha sıcak kucaklarlar sizi.. Öyle karşlarlar ki, “Günaydın”ınızı, öyle bir “Günaydın” derler ki size, gününüz o saat aydınlanmaya başlar.. Evden ne kadar lanet, ne kadar kahırlı çıkarsanız çıkın..
    İçerde gene sizi karşlayan gençler var.. Görevli.. Birer selamlaşma da onlara..
    Düşünebiliyor musunuz?.. Daha ilk adımda, enaz beş “Günaydın” dileği almak..
    Ve asansörün önü.. Orada bekleyenler.. Onlarla selamlaşma..
    “Günaydın.” “Günaydın..”
    Gülümseşmeler..
    Asansör gelir.. İçinde başkaları vardır..
    Onlara da “Günaydın..”
    Onlardan da Günaydın.. Yani gazetenin kapısından, odanıza kadar, onlarca insan gününüzün aydın olmasını temenni eder.. Onlarca kişi size gülümser..
    Artık o günün kahırlı olmasına imkan var mı?..
    Güne bundan daha güzel başlanır mı?.. Önümde yürüyen bunlardan değil.. Küs..
    Hayata küs.. İnsanlara küs.. Kendine küs..
    Kafasını çevirip, kaldırıp etrafa bakmıyor.. Baş önde.. Kahırlar içinde.. Onca kişinin içinde kendi verdiği kararla yalnızlığa mahkum..
    Kimseye bakmıyor.. Kimseyi görmüyor.. Kimseye “Günaydın” demiyor.. Kimseye gülümsemiyor..
    Kimse de onun gününü aydınlatmıyor tabii..
    Kahırlar içinde antreyi geçti. Asansör önünde bekliyor. Gene kimseye bakmıyor. Kafa önde.. Hayata küs, hayata kahretmiş..
    Geldi asansör, girdik..
    Hâlâ ayni kahır. İçeri girer girmez hemen sırtını dönüyor ki herkese, kimse ile yüz yüze, göz göze gelmesin..
    Bir karış surat.. Asansör durunca kendini nasıl dışarı atıyor..
    İşe başlayacak..
    Ve o işten hayır gelecek..
    ***
    Tipik bir davranış bu biliyor musunuz?.. Ender değil, tipik.. Sadece Sabah’ta değil, herhangi bir iş yerinin girişinde durun ve seyredin..
    Bir yığın “Yalnızlık Mahkumu” gelir, girer içeri..
    Herkese küs.. Hayata küs.. İnsana küs.. Kendine küs..
    Kahırla başlar güne.. Kahırla devam eder.. Kahırla bitirir.. Büyük olasılıkla evine de böyle girer.. Komşuları ile selamlaşmadan.. Ailesi ile gülümseşmeden..
    ***
    Bir deneyin dostlarım..
    Bir deneyin.. Sabah sabah karşlaştıklarınızla, merhabalaşmayı deneyin.. “Günaydın” deyin.. Onlar da size desinler..
    Gülümseyin insanlara.. Onlar da size gülümsesinler..
    Gününüzün nasıl aydınlanmaya başladığını hissedeceksiniz..
    Hayatın size gülümsemeye başladığını göreceksiniz..
    Kahrolası yalnızlığınız sizi terk edecek.. O birkaç “Günaydın” o birkaç gülümseme, yepyeni, ama bambaşka, ama nasıl güzel bir hayatın ilk adımları olacak..
    Deneyin.. Bir sabah deneyin, ne olur!..

    • AyçA dedi ki:

      Berna teşekkürler bu güzel yazıyı paylaştığın için..

      Tek kafayı takanın ben olmadığımı görmek ayrıca sevindirdi beni:=)

  13. zerrin dedi ki:

    benzer şeyleri her gün hepimiz yaşıyoruz sanırım..
    sabahları servise bindiğimde günaydın demeyen insanlar, öğle yemeklerinde bir afiyet olsun’u esirgeyenler,telefon ettiğinde bir merhaba demekten haberi olmayanlar… hepimiz zaman zaman moral bozuklukları yaşıyoruz.o gün bizim için kötü bir gün olabilir..eşimizle , arkadaşımızla kavga etmiş olabiliriz..ama bize gülümseyerek günaydın diyen insanın bunda bir kabahati yok..onun da enerjisini düşürmeye bizim hiç hakkımız yok..

    Ayça senin de bahsettiğin gibi arada çıkan birkaç olumlu örnek de olmasa hakikaten umudumu kaybedeceğim ben de…
    çocuklar kısmına geri dönersek selamlaşma işine oyuncaklarla başlamak harika bir fikir… akşam eve gider gitmez ilk işim oğlumla beraber oyuncaklarına hal hatır sormak olucak 🙂

  14. Merve dedi ki:

    Çok doğru bir konudan bahsetmişsiniz.. Ne yazık ki millet olarak pek bir asık suratlıyız.. Çocuklarımızı bu konuda doğru yetiştirmeliyiz..

  15. Hediye dedi ki:

    Merhaba Ayça,
    Çoçuklar, ailenin aynasıdır.İstisnalar kaideyi bozmaz.Ben bunun doğruluğuna inanan birisiyim.Bu doğrultuda Gökçe’nin şuan konuşabildikleriyle tanımadığı inasanlara “abla” “abi” derken o yüzlerdeki gülümsemeleri,gözlerdeki ışıkları görmek beni daha da mutlu ediyor..
    Bizim bir gülümsememiz,günaydın dememiz karşımızdaki insanlar için çok şey ifade edebilir,her ne kadar bunu belli etmeselerde.Geri bildirim olsa daha iyi olur tabiki..:))
    Güzelliklerle bezenmiş blogunu bir süredir takip ediyorum..Duygu ve düşüncelerinde sonuna kadar haklısın..
    Sevgilerimle..
    Hoşçakal…Sağlıcakla kal…

  16. zühal dedi ki:

    Merak etme ben de ümidimi yitirmedim. En azindan bana böyle öğretildi ve çok şükür ben de çocuğuma bunları aktarabiliyorum. İnsanı sev, hayvanları sev, gülümse gülümset, selam ver, teşekkür et, özür dile…

    Çok güzel bir söz var. Çok sevdiğim bir arkadaşımın annesi söyler ” görgülü kuşlar gördüğünü işler” maalesef genelde olumsuz davranişlarda hatırlıyorum bu sözü. Olumlu tarafi da aynı.

    Sen bildiğin yoldan devam et, moralin hiç bozulmasın. Geçenlerde iş yerinde susmadım uyardım,
    ” arkadaşlar sabahları günaydın ım havada kalıyor, mesai başlar başlamaz bir günaydın diyemeyecek kadar yoğun mu oluyorsunuz?”
    veee artık hepsi cevap veriyor günaydın diyor…bak değişen de oluyor 🙂

  17. Açalya dedi ki:

    Asya,

    Bilmedigin icin aciklik getireyim;

    Amerika`lıların genel yapısıdır iyimserlik…çocuklara daha cümle kurmayı öğrenmeden, “lütfen”, “teşekkür ederim”, “özür dilerim” demek öğretilir. Çocuklar da görev gibi öğrenir bunu. İlginçtir, itiraz etmezler, utanmazlar söylerken de. Markette sen bir rafa bakarken, önünden geçmemeye çalışırlar, geçmek zorunda iseler özür dileyip geçerler…bizdeki gibi omuz vurup geçmezler mesela, bizim refah içinde olan insanımız da omuz vurup bakmadan geçer mesela…yani paraya, refaha bakmaz bu işler. Alışveriş kasasında, bilmem ne sırasında da bir yığılma göremezsin mesela. Zengini de fakiri de aynı sabırla, nezaketle bekler. Kimse, derdi olduğu, parası olmadığı için, kafası dolu olduğu için bağırıp çağırmaz toplu yerlerde mesela…Kimse de, öyle kafanda canlandırdığın gibi yanından geçen yüzlerce kişiye selam vermez canım, yok artık. Ben sabah yürüyüşünde gördüğün (koşu yolunda değil) bir elin parmakları kadar insandan bahsediyordum.
    Toplum olarak da iyimserdirler genel olarak. Zengini de öyledir, fakiri de öyledir. Garip değil mi?
    Refah içinde değilim, o zaman görgüye ne gerek var diye kimse aklından geçirmez…olabilir mi böyle bir mantık.

    Fakir edebiyatı yapmak bizim yaptığımız en güzel işlerden biri zaten…tamam para bazen mutluluk getirir…paranın dolaylı yada dolaysız yönden sağladıklarıyla refah içinde yaşarsın da, “param yok, başımda bir sürü dert var zaten” deyip, “görgüm de olmayıversin canım” dersen, işte o zaman bir şeyler yanlış demektir.

  18. Açalya dedi ki:

    Asya,
    Aklima gelmisken yazayim;
    Markette, dukkanda, bankada, postanede, aklina gelen heryerde, sen bir yere bakarken, onunden gecip rahatsiz ettigini dusunup `excuse me` deyip ozur dilemeden gecip giden kimler biliyor msuun bu ulkede? Ya Iranlilar, ya Turkler…uzgunum.

  19. elda kohen dedi ki:

    Bu yorumu yalnızca ve yalnızca selam vermekten “bihaber” diye etiketlenen o (“üstelik dört yaş civarı!!) yavru ve “çocuğa selam vermemeyi model olarak öğrettiği” ileri sürülen anne için yazmak istedim; özellikle de anne için, içi rahat olsun, mahremiyetine dokunulduğu için huzurunu bozmasın, herhangi bir yanlış yaptığına inanmasın, ya da anneliği konusundaki inancı sarsılmasın, çocuğuna yaklaşımında, olur a, kazara yön değiştirmesin (n’olur değiştirmesin), buna naçizane katkım olsun diye. Kendisine ulaşabileceğim başka bir mecra yok çünkü, belki burayı takip ediyordur, ediyorsa berbat hissediyordur, sonra bu yorumu görür, okur ve bir parça olsun iyi hisseder. Belki benim yazdıklarıma da gülecek, hadi canım sen de, diyecek kadar bilge, olgun, ileriyi gören, kolay avlanmayan, çocukların gel git halet-i ruhiyeleri, algıları, mizaçları, iyi günleri, sıkıntılı saatleri, takıntıları, kriz anları, çok iyi taklit edip yinelemekte direttikleri davranışları, uygulamaya direndikleri davranış modelleri konusunda uyanık bir annedir. En basitinden çocuğun, çocukluğun, vitrinde değil hakikatte anneliğin ne demek olduğunu bilen bir annedir. Umarım öyledir. Bence öyledir. Onu bundan böyle “sevgili anne” diye anacağım ve birkaç maddede, hak etmediği bu etiketleri (çocuğuna selam vermeyi öğrettiyse de, öğretmediyse de hak etmiyor çünkü) neden ve niçin dert etmemesi gerektiğini, dediğim gibi, naçizane anlatmaya çalışacağım. Ukalalık etmeden, onu anladığımı ve yanında olduğumu hissettirmeye çalışarak, yalnızca bunu yaparak. Çünkü anneler bu cefakâr meslekte bir yarış parkurunun başında düdüğün çalınmasını bekler halde değil, öylesine koşarken birbirlerinin yanında olmalı. Bu benim kanaatim.

    1) Sevgili anne. Evet, sizin de, Ayça Hanım’ın da, benim de, herkesin de bildiği üzere, aile çocuğa çok şey verir. Çocuğu yoğurur, yontar, biçimlendirir vs. Ama çocuğun doğasında, birinin evladı olmanın yapısında, başkaldırının yeri büyük, kimi zaman çok çok büyüktür. Siz selamsız biriyseniz eğer, çocuğunuz ileride, hatta çok yakın bir gelecekte herkesi selamlayan bir sevgi yumağına dönüşebilir, siz etrafa gülücükler saçan, insan sevgisiyle dolup taşan biriyseniz, çocuğunuz son derece içine kapanık bir şahsiyet olup çıkabilir. Evi kitaplarla dolu bir aileden kitaptan ikrah getirmiş bir birey fırlayıverir, neye uğradığınızı şaşırtır. Diyeceğim, haydi selam veriyoruz projesi, uzun vâdede meyva veremeyecek bir ağaç olabilir. Bunların aksi de olabilir elbet. Çocuğa bu tür kalıpların asgarisini hissettirmek, algıları yekpare açık bir bünye için yeterli olacaktır, ki bunu da hikâyeden anladığım kadarıyla, yapmışsınız. Gerisi hikâyedir.

    2) Sevgili anne. Bu anne yapamamış, bakın ben yaptım, hem de ne güzel! başlığıyla özetlenebilecek bir yaklaşım kibir içerir, rekabet içgüdüsü içerir, çocuk üzerinden gelecek bir başarı hırsına endekslidir. El kadar bebeleri böylesi sabun köpüğü mevzular üzerinden karşılaştırma eğilimi er ya da geç çocuklara da sirayet edecektir. Kendilerini diğerleriyle iyi ya da kötü yönde karşılaştırmaya itecektir. Karşılaştırmadan kaçınmak ise Ayça Hanım’la dostlarının yakından takip edip sanırım uygulamaya çalıştıkları Montessori yönteminin takipçileri başta olmak üzere tüm yöntemsizlerin de düsturu olmalıdır. Ama neyse ki, böylesi bir platform için gelişigüzel seçilmiş bir örnek olduğunuzdan, bu tavrın size ve çocuğunuza dokunan bir yanı yoktur.

    3) Sevgili anne. Siz ki çocuk sahibi olalı beri karmakarışıksınız, siz ki evladınızı kucakladığınızdan beri hem tatlı mı tatlı bir sükuneti, hem de, çoğu zaman, tedirginliklerin en büyüğünü yaşıyorsunuz. Kendiniz değilsiniz artık, kendiniz sizden çok uzaklara ama bir o kadar yakınınıza düşmüş, yine de onu alıp sahiplenemiyorsunuz. Bir başkasının varolma çabasını kendinizle yaşamaya çalışıyorsunuz ve bu öylesine muhteşem ve öylesine yorucu bir saadet ki, zaman zaman tadını çıkaramıyorsunuz. Kendinizi suçlamaya meyillisiniz, aklınız hep bir başkasına odaklanmış, ruhunuz hep bir başkasında olmaktan yorgun, bir başkasının olmaktan size kalmamışsınız. İşler yolunda giderken bile pimpirik yumağısınız, yersiz kaygılarınız sizi yiyip bitiriyor, bedeniniz bir türlü dinlenemiyor, bir türlü kendine gelemiyor. Sizi ancak sizin durumunuzda biri anlayabilir sanıyorsunuz, nafile. Bir de üstüne şöyle bir yorumun öznesi oluyorsunuz: “Önemli olan dediğin gibi bu güdük anne-babaların bilerek-bilmeyerek pek çok şeyi eksik bıraktıkları yavrularla Erin’in aklını karıştıracak kadar sık karşılaşmaması…”
    Bu yorum, insan sevgisini, dayanışmayı, selamlaşmayı, paylaşmayı konu alan, “çocuğun önemi” odaklı bir mecrada vuku buluyor. Annelerin deneyimlerini paylaşıp sözümona birbirlerine arka çıktıkları bir mecrada. İyi ki meşhul bir anne için “güdük” sözcüğünü bu kadar pervasızca kullanan birinin çocuğu olmadım, diyesi geliyor insanın. İyi ki çocuğum böylesi bir ortamda ayrımcılığın olumlu ya da olumsuz nesnesi, malzemesi olmuyor. Ne mutlu bana.

    4) Sevgili anne. Sabah günaydın demek istememiş ve böylesi Avrupai, böylesi Amerikanvari bir davranış biçimini ıskalamış bir yavrunun annesi olarak Türk olmakla suçlanıyorsunuz. Bu tür bir suçlama, ay ne kadar Türk’üz, ay ne kadar yabancı değiliz, ay ne kadar bilmiyoruz, biz her yerde Türk’üz herzesi, Beyaz Türklere özel, onların sofrasında tüketilen bir herzedir, en hasından Türklerin dilinden düşmeyen, son derece beylik bir eleştiridir. Bu nedenle Ayça Hanım ya da ben ya da bir başkası ne kadar Türk isek, siz de o kadar Türk’sünüz. Gocunacağınız varsa eğer, hatırım için gocunmayın. Evet, biz Montessori yönteminde bile Türk’üz sahiden. Vaktiyle bizi yarış atı gibi kolej sınavlarına hazırlayan ebeveynlerimizden en ufak bir farkımız yok. 2 yıl Paris’te, 3 yıl New York’ta yaşadım. İki şehri de çok sevdim, ama İstanbul’da olduğu gibi, oralarda da bayıla bayıla yaşamadım. Oğlum on sekiz aylık olunca döndük Amerika’dan. Selamını veren verirdi, vermeyen vermezdi. “Bilmedigin icin aciklik getireyim; Amerika`lıların genel yapısıdır iyimserlik…çocuklara daha cümle kurmayı öğrenmeden, “lütfen”, “teşekkür ederim”, “özür dilerim” demek öğretilir.” gibi çok bilmiş bir yorum ve yukarıdan bir bakış karşısında, Sevgili anne, siz o genel Amerikan iyimserliğini bir de ikili ilişkilerde görün, diyebilirim. Kamusal alanda değil, özel durumlarda görün, sakatlıklardan sakatlık beğenirsiniz o zaman. Buradaki gibi, şuradaki gibi, her yerdeki örnekler gibi belki. Ama kendi coğrafyanıza şükredebileceğiniz anlar da gelir. Kimse kimseyi kandırmasın.
    Kaldı ki, Sevgili anne, içinizi rahatlatacaksa eğer, 24,5 aylık bir oğlum var, kendisinin ileriki yaşlarında benden talep edebileceği mahremiyete saygı göstererek çok fazla bilgi vermek istemiyorum hakkında. Kendine göre 2 yaşında bir oğlan çocuğu işte. Selamlaşmayı Manhattan’daki evimizin hemen karşısında, minibüsünün önünde kurduğu tezgahta meyva satan bir “Türk” (Satılmış’tı adı, kulakları çınlasın) ve ortağı “Tunuslu” Bashir’den öğrenmiştir, her sabah “Hello little man!” “Hi Froggy!” diye selamlarlarken oğlumu, Türk olduğumuzu söyleyince “N’aber adamım? Al bu muz da benden”e kadar vardı iş. Benim 32 yaşında bir anne olarak aciz kaldığım “elzem mi elzem” bir ünite konusunu 20’li yaşlarının başında bu iki çocuk öğretti oğluma, ikisinin de ellerine sağlık.

    5) Oğlum New York’ta birkaç ay day care’e devam etti. Montessori felsefesini benimsemiş bir yuvaydı. Yöntem yerine felsefesini kullandıklarını söylemeleri hoşuma gitmişti. Çocuklar söz konusu olduğunda “yöntem” sözcüğü korkutur beni. Çok da düzgün bir yer çıktı şansıma. Aklını bir yöntem uygulamakla kaçırmış, laboratuvar benzeri bir kurum değildi. (Zaten Ayça Hanım’ın blogunu da Türkiye’de bu tarz bir yer var mı acaba diye dolanırken, tavsiye üzerine ziyaret ettim). Oradaki yuvalarda itişip tepişerek anlaşan çocuklara en çok söylenen cümle şudur: “Use your words, not your hands.” (Ellerini değil, sözcüklerini kullan). Montessori’ci teyzeler bu klişeyi değiştirmişlerdi biraz, (çocukların tokat yerine küfür de kullanabileceğini göz önüne alarak herhalde): “Use your words, but not those words” diyorlardı (Sözcüklerini kullan, ama bu sözcükleri değil). Ayça Hanım ve Montessori’ci dostlarından sözlü dayak yemiş bir anne olarak, siz, Sevgili Anne, onlara “Ama bu sözcükleri değil” diyebilirsiniz rahatlıkla.

    “Bunu anlayabilecek kadar anneyim,” diyor Ayça Hanım. “Birsürü anne-çocuk ilişkisi gözlemleme şansım var,” diyor. Belki öyledir. Ama sizinle aynı yollardan geçen ya da geçmiş bir anneyi (orada ya da burada, öyle ya da böyle hepimiz aynı zanaatla meşgulüz çünkü) bu kadar kolay yargıladığınız, yargılamak bile değil, kullandığınız için, yalnızca bunun için, bir süre daha, hepimiz gibi, annelik dalında kalıp olgunlaşmayı beklemeniz gerekiyor bence. Bu meslekte ben oldum demek ve kendini ağaçtan sallayarak düşürüvermek yaralayabilir bazen. Başkalarını da, sizi de.

    • AyçA dedi ki:

      Sevgili Elda..
      Bu kadar değerli vaktini ayırıp da uzun uzun yazdığın için teşekkür edeyim öncelikle.

      Bir örnekten bu kadar çıktı almak tabii hoş doğrusu.

      Sadece benim anlamadığım – senin ve daha önceki bir yorumun – asansördeki insanlar ya da bakkal amca ve bakkaldaki insanlar örnekleri değil de neden bu kadar bu anne-çocuk örneği dikkat çekmiş olması?? dikkatli okursanız bir karşılaştırma mevzu bahis değil üzüldüğüm bir konu anlatımı vardır!!
      benzer davranışları hayatınızda sergilediğiniz için olabilir mi bu anlatılan örnek ??

      Kati fikrim senin yazdıkların eleştirilerin ne olursa olsun biri bana selam verdiyse ona cevap vermek ZORUNDAYIMDIR! bunun milliyetimle, parasal durumumla , annelik hormonsal karmaşamla ya da her ne dediyseniz hiçbir bağlantısı yoktur ve bir çocuk bana selam verdiyse onun seviyesine inip gözlerine bakıp cevap vermek ZORUNDAYIMDIR.. ve bir cocuk Erin’e selam verdiyse ve benim çocuğum cevap vermediyse yine onların seviyesine inip ben cevap vererek örnek olmak ZORUNDAYIMDIR ve aynılarının terside benim için geçerlidir.. yapılmıyorsa ister anne olsun ister cocuk olsun ister bakkal amca yargılama hakkım vardır onların cevap vermeme hakları kadar da doğaldır.. bu benim tercihimdir yaşam stilimdir tarzımdır ne derseniz adına..tabii senin de yargılama hakkın vardır bu da başka bir nokta..

      Biraz daha beni takip edersen OLDUM demeyecek biri olduğumu fark edebilir ya da fark etmeyebilirsiniz.. bu da benim için fark etmiyor..
      Oğlumu yarış atı yapmamak ya da yarış atı yapılmışların arasından çekmek için verdiğim mücadeleyi, çalışmaları sana açıklamak zorunda değilim bilmediğin konularda ahkam kesmen doğru değil bence..

      Bu sitede bilgi paylaşımı vardır ve bilgi paylaştıkça çoğalır ve bende.. mahremiyetin söz konusu olduğu yerde çizgi çekilir ve bu çizginin neresi olacağını ben bilirim burası benim alanım!!

      2 yaşındaki normal işte çocuğunun mahremiyeti senin için bu kadar önemliyse diğer çocukların mahremiyetine de “girmemeni” öneriyorum!!

      Anladığım kadarıyla bir yerlerde bir şekilde canını acıtan hoşuna gitmeyen birşeyler duymuşsun ancak keşke o duyduğun vakit bunun sinirin paylaşsaydın belki şimdi daha sakin kalabilirdin .. ( Ayça Hanım ve Montessori’ci dostlarından sözlü dayak yemiş bir anne olarak) farkında olarak bir sözlü dayak atmışlığım yoktur..
      Eğer varsa bu konuda yazacağın özel mail adresimden bana ulaş daha önce yapman gerektiği ama yapmamış olduğun gibi!!
      Bir de “Ayça Hanım ve arkadaşları ” gibi bir sıfat değişik geldi.. sadece bir çok içinde olduğum oluşum gibi bu oluşumun da içerisindeyim başta bayrak sallamışlığım yok..bu fikrini değiştirsen iyi olur.

      Sanırım bu kadar notu “sevgili anneye” yazdın ama muhtemelen kendisi bunları okuma şansına sahip değildir ” ne yazık”

      Ben “benim blogum” olması sebebiyeti ile sana cevap yazdım ..

      Ayrıca bloguma ilk defa gelip merhaba ya da hoşçakal ya da iyi günler demediğin için bu kadar düzenli ve düzgün kurduğun eğitimli cümleler benim için havada kaldılar.

      Son olarak annelik hakkındaki tavsiyelerin için de teşekkür ederim..
      Hoşçakalın..

  20. annevebebisi dedi ki:

    Gerci konu asagilarda kalmis ama ben nacizane sesimi duyurmaya calisayim 😀

    30 bin nufuslu tasra kasabasinda buyumus ve ailesi hala orada yasayan bir insan olarak, buyuksehir ile tasranin farkli oldugunu soylemeliyim. Gerci Alpay bey de bizim o taraflardan, sanirim sizler de bilirsiniz bu durumu.

    Anadolu insani bu konuda daha farkli. En azinan bizim oralarda. Yolda yururken gozgoze geldiginiz bir insanla selaminaleykum dayi-teyze vs seklinde selamlasmak ya da en azindan bir gulumseyip merhaba demek gunluk hayatin siradan halleri. Yani en son oyleydi ama durun bi daha bakayim haftaya gittigimde 😉

    Yurtdisindakilerin hep soyledigi bir sey vardir; New York’a bakip butun Amerika boyle sanma ya da Londra’ya bakip tum Ingiltere boyle sanma gibi. Turkiye icin de gecerli sanirim bu durum. Istanbul’a bakip tum Turkiye’yi ayni sanmamali.

    7 senedir bu ulkedeyim. Bazen aylarca korna sesi duymadigim olur-du. Gecen gun, ekonomik kriz basladi baslayali ne kadar cok korna sesi duymaya basladim diye dusundum 🙂 Rastlanti olamaz bence 🙂 Gazetede de kriz sonrasi bosanma oranlarinda yuzde bilmem kac artma bekleniyor tadinda haber vardi.

    Yani ekonomik durum ile mutluluk ve mutlulugunu sergileme arasinda olumlu bir korelasyon var, bu kesin. Ancak diger yonden bu bir turlu mutlu olamama, surekli negatif dusunup, negatif tavir sergileme gibi durumlar da insanin ustune yapisip kaliyor. Zamanla ekonomik durum duzelse de kolay kolay degismeyecek huylar ustumuzde kaliyor.

    Acalya’nin dedigi gibi burada da trafikte ya da gunluk yasantida herhangi bir kabalik bizim milletten kaynaklaniyor maalesef. Oysa ki burada ekonomik durumlari cok cok iyi olmasina, altlarinda en iyi arabalar, Turkiye’de, burada sayisiz evleri, dukkanlari olmasina ragmen. Zamanla para bile mutlu etmez oluyor insanlari.

    Yani diyecegim o ki, Basreddin Hoca misali 🙂 herkes kendine gore, olayin farkli boyutlarinda hakli 🙂 Onemli olan baskalarinin hatalarini farkederken kendi hatalarimizi da gormek, nasil daha iyi olabilir, kendimi nasil daha olumlu yonde duzeltebilirim diye dusunup caba harcamak. Ama bu kocaman kocaman laflari yazdim diye ben de her zaman tam tekmil kendime ceki duzen veriyor degilim :)) Yine de hepimiz elimizden geleni yapmali, cocuklarimiza da, kendimizden kucuklere de ogretmeye-ornek olmaya calismaliyiz. Ne derler, herkes kendi evinin kapisinin onunu supurse tum sokaklar piril piril olur :))

  21. bernacan dedi ki:

    Sevgili Elda Anne,
    Sadece bir olaydan ve bu olayın anlatımından yola çıkarak yazdığın bu yazıya “Ayça Hanım ve Montessorici dostları” etiketi ardından sıyrılabilirsem gözünde, bir yanıt vermek isterim.
    Eğer, o “haksızlığa uğramış” anneye “koşusunda yardım etmek” amacıyla yazdığın bir yazıysa bu, tam da bu amaçla binbir endişeyle burada paylaşımlarda bulunan Ayça’yı suçlamamalı, yargılamamalı ve “aman da ben çocuğumun mahremiyetini asla böyle ortalara seremem” tavrıyla eleştirmemelisin. Herkesin ayrı bir mahremiyet alanı var. Ve herkesin farklı hassasiyetleri. “Günaydın” meselesi Ayça’nın hassasiyet alanında, böyle bir tepki vermiş. Ayça’nın yazdığı yazı kimbilir senin hangi hassas noktana dokundu, sen de böyle bir tepki vermişsin. Doğal değil mi bunlar.. İnsan değil miyiz? Her birimiz farklı hassasiyetlerle başkalarını yargılamıyor muyuz?
    Bence en büyük yanılgı nedir biliyor musun? Başkasını yargılarken, aslında tam da o anda kendi yargı oklarını kendine de yöneltmek ve bunun farkında olamamaktır. Örneğin ben “Ayça Hanım ve Montessorici dostları” etiketini bana yapıştırıyorsun diye seni eleştirip, sana da “siz bilmemkimler” dersem, hata ederim. Kendimle çelişirim. Sırf bir olaya dayalı eleştiri barındırdığı için “not to used words” kapsamına aldığınız bu yazıyı, özellikle son paragrafınızdaki cümlelerle, Ayça’nın diğer yazılarını/duygularını/düşüncelerini hiç dahil etmeden, üstelik Ayçacılar diye bir güruhu da buna dahil ederek eleştirirseniz, aynı kapsama girer, kendi kendinizle fena halde çelişirsiniz.
    Üzüldüm.. Çok üzüldüm. Gerçi “birbirine arka çıkan anneler” kılasmanında olduğumdan, siz şimdi bu yorumu fazla dikkate almayacaksınız. Ama, aynı siz “ayrımcılık”la ilgili de Ayça’nın bu anneyi suçlayarak “Beyaz Türkler” ve diğerleri ayrımcılığı yaptığı eleştirisinde bulunmuştunuz değil mi-Ayça’yı azıcık tanıyınca, çok komik geldi, onu Beyaz Türk etiketiyle düşündüm şöyle alnının ortasında kocaman kocaman-? Yani ayrımcılığa da karşıydınız. O halde hemfikiriz seninle 😉 Değil mi?
    Sevgiler..

  22. Zeynep Esmen dedi ki:

    İyi akşamlar,
    Ayça Hanım’ın bloğu bir çok anne hatta baba tarafından takip edilen bir blok. Bunu hemen her konuda gelen çok sayıda okur yorumlarından anlamak mümkün. Bunun en önemli sebeplerinden biri, kanımca, çocuk yetiştirirken yaşadığımız deneyimlerde yalnız olmadığımızı görmek.. Bu bir paylaşım bloğu… Herkes kendi çocuğunu değişik yöntemlerle büyütüyor, eğitiyor; ama Elda Hanım’ın da dediği gibi sonuçlar bazen ters tepkiler halinde de ortaya çıkabiliyor. Çocukların tepkileri farklı olabiliyor. 3,5 yaşında Melis isminde bir kızım var, son derece güleryüzlü ve -evet günaydın, iyi akşamlar hatta iyi bayramlar ve yeni yılınız kutlu olsun demesini daha iki yaşında değilken biliyordu. Bunu biz zorladığımız için ya da tıpkı bir ders gibi ezberlettiğimiz için değil, her sabah evde birbirimize selam verirken gördüğü için alışkanlık haline getirdi. Bugün “günaydın deme konusunda” peşpeşe gelen yorumları okuyunca “neden eleştiriye bu kadar kapalı” olduğumuzu düşündüm. “Ayça Hanım, sizin, Elda Hanım’a cevaben yazdığınız “bu benim alanım” ya da “benzer davranışları kendi yaşamınızda sergilediğiniz için mi?” türü cümleler içeren saldırı yazınızı anlamakta da güçlük çektim. Evet bu sizin bloğunuz, sanırım bunun herkes farkında, ama sığınılacak nokta bu olmamalı. Herkes çocuklarını geleceğe daha iyi hazırlamak istiyor.. Bazı günler ilerleme kaydedersek bazı günler elimizde dolu bir süt bardağı ile çaresiz, yalnız hatta bu yarışı kaybetmiş gibi bile hissedebiliyoruz.. Ta ki bir sonraki gün – günaydınlı veya günaydınsız- o gözlerini açıp bize gülümsediği zamana kadar.. işte o zaman şahsen ben tüm çaresizliklerimi unutuyor ve tekrar başlıyorum… Stepford Kadınları diye bir film vardı, izleyenler bilir, Amerika’nın bir banliyösünde herşeyi mükemmel yapan evkadınlarının hayatını anlatan bir film. Sonunda bir kısa devre ile bütün kadınların aslında birer makina olduğu anlaşılır. Hiçbirimiz mükemmel programlanmış makinalar değiliz.. Doğrularımız ve yanlışlarımızla insanız, anneyiz. Birbirimize yapıcı eleştiriler getirirsek sanırım bu herkesin yararına olur. “Günaydın” demek tabii önemli, güzel ve çok medeni; ama günaydın demedi (demesini bilmiyor, o an huysuz, canı istemedi, utangaç vs.) diye küçük bir çocuğa ve annesine yüklenmek bence medenilik sınırlarını biraz zorluyor.
    Hoşçakalın,
    Zeynep Esmen Belford

    • AyçA dedi ki:

      Zeynep merhaba ..
      1. “Eleştiriye kapalı” olsaydım onaya düşen bu yorumlarınızı onaylamama hakkına sahip olarak ONAYLAMAZ ve cevap vermek için benim için en değerli şey olan vakiti harcamazdım.
      2. Burası evet benim alanım..beğenmeyen okumaz böyle bir serbestlik var .. maaşa bağlı okurum yok ve günde ortalama 2000 sayfa görüntülemenin hepsinin beni beğenme ya da alkışlama gibi bir lüksüm yok ancak ” burası benim alanım” cümlesini “Mahremiyeti nerede keseceğime ben karar veririm” için kullanmıştım. Sanırım ben yazmayı bilmiyorum..ya da yazdıklarım karşımdakinin anlayabildiği kadardır cümlesiyle barışsam iyi olur.
      3. Benim selamımı karşılıksız bırakan bir davranışı yargılama hakkım Elda’nın beni yargılama hatta hakarete varacak boyutta cümleler kurma hakkı kadar doğaldır ve açık yüreklilikle bu yorumları onaylamaktayım.
      4. Sanırım beni eskiden beri takip etmeyen bir izleyici ile karşı karşıyayım. Görgü kuralları hassasiyetim içerisindedir ve bu konuda her zaman yazı yazmaya devam edeceğim emsaller kullanarak.
      5. bak ne güzel Melis ddediğin şeyleri yapıyor öğretmedin ama ÖRNEK OLDUĞUN için.. benim bu yazıyı yazmamdaki ve verdiğim örnekteki amacım buydu sadece nerelere çektiniz ?? hakaretler ettiniz ki adına eleştiri dediniz !!
      6. Hala bu “anne-çocuk” örneğine takılıp kalınmasını anlamakta güçlük çekiyorum
      7. Sana saldırı olarak algılatmış olduğum yorum bir saldırı karşısında kendini savunmadır bence.. bahsettiğin yorumda 5 madde vardır benim blogumda başkasına yazılır gibi ben ortada yokmuşum bu yazıyı ben yazmamışım gibi bir metin uzanmaktadır bu 5 maddede.. bana göre yeterince saldırıdır.
      8. Ama bana göre HALA!! bu annenin o sabahki davranışı da “eksikti”, anne olmak demek kendini geliştirmek, törpülemek, üretmek, geliştirmek, bahaneler üretmemek, sağlam ve güçlü durmak, koşmak- koşmak – koşmak, olumlu/olumsuz tüm eleştirilere açık olmak, “acaba gerçekten bu davranışım.. ??” diye kendini sorgulamak, örnek olmak, model olmak, rehber olmak… daha bunun gibi şeyler demek (her ne kadar daha olgunlaşmam gerekse de)!!..o yüzden başka sözüm yok.

      //Bundan sonrası genel bir yorumdur sana özel değildir//

      Bazen insanlar bana ayna olduklarında karşımda gördüğüm görüntü hoşuma gitmez ve saçmalarım!! taa ki o görüntüme alışana kadar..
      Ama alışırım zamanla ..hoşuma gitmeyen şeyi düzeltmek için çaba sarf ederim..bazen de ben insanlara ayna olurum.. hoşlarına gitmez..
      biz insanoğlu böyle gelişiriz.. birbirimize ayna olarak.. benin bu sayfamda ya da daha eski sayfalarımda/içinde olduğum oluşumlarımda her zaman yapmaya çalıştığım şey kendime ve çevreme ayna olabilmek
      Yazılan eleştirileri düşüneceğim daha önce de yaptığım gibi.. haklı olma ihtimallerini göz önünde bulunduracağım her ne kadar bunu zaten yapıyor olsam ama yazmasam bile..
      Ancak;
      bu posta gelen başka bir yoruma daha cevap yazmayacağım bu sondur ancak post yorumlara kapalı değildir isteyen saygı çerçevesinde istediğini yazabilir..

      Yazımın ve fikirlerimin sonuna kadar arkasındayım.

      Yineliyorum : birine çarparsam ” özür dilemek”, birinin selamını “cevaplamak”, bir yerden çıkarken “hoşçakal” demek bir e-posta atarken “merhaba” ile başlamak ve gereken cümle ile bitirmek, biri bana benimle ilgili sorununu ilettiğinde yazılı ya da sözlü bir şekilde onu “cevaplamak” ve buna benzer bir takım “TEMEL” kuralları uygulamak ZORUNDAYIM ve VICEVERSA!!!.. eğer yapmıyor ya da uygulamıyorsam beni yargılama hakkına herkes sahiptir..
      Ben bu hakkı herkese verebilme yürekliliğini gösteriyorsam aynı hakka da sahibimdir demektir!!

      Son olarak Türk Eğitim Vakfının sloganını çok seviyorum Esranın herkesin kapısının önünü süpürmesine yakın bir yaklaşım :
      BİR ÇOCUK DEĞİŞİR TÜRKİYE DEĞİŞİR

      Umarım bazı yüreklere dokunmuşumdur..

      İyi geceler

  23. Açalya dedi ki:

    Elda Kohen,

    🙂 sokakta gördüğün/selamlaştığın insanlarla ikili ilişkiler kurmak zorunda değilsin ki…geçerler giderler…ikili ilişkilerdeki sakatlık, sadece Amerikalılara ait birşey değil. Ben yüzüne gülen, arkandan konuşan bir sürü insan gördüm Amerikalı olmayan (hem sadece Türkler de değildi bunlar)

    Bir içli, bir içli yazmışsın ki, bahçene “Sevgili Anne” heykeli diktireceksin gibi bir his uyandı içimde. Açılışına Ayça`yı ve Montessori annelerini de davet edersin artık 😉
    Kurdelayı Ayça kessin nutfen.

  24. alpay dedi ki:

    Herkese merhaba,
    Artık bence günaydın meselesini değil Elda hanımın postunu konuşmak gerek çünkü vahim bir konuyu incelerken vahim olan başka bir post ile karşılaştık.

    Elda hanım benim hayatta en sevdiğim karakterlerden. Kendisini biraz kendi yazdıklarından analiz edeceğim.

    Çünkü bu konuda kimse bir şey yazmamış. Ya yapılanların farkına varmamış ya da uzak durmayı tercih etmiş. Farkına varanlar olduysa da, yazının yazılma yöntemlerinden dolayı bir tencere mantı yemiş gibi koltuklarının üzerine yığılıp kalmıştır. Tabii Bir kısım fark edenler de aynı hatayı yapmamak adına uzak durdu. Ben kazana elimi sokacağım 🙂

    Ama Elda hanım uzun ve düzensiz cümleleri ardı sıra söylerken birçok tutarsızlığın barındığı ironik bir karmaşaya imza atmış.

    Aynı Melih Cevdet oyunları: Serde tiyatro var dramaturji var, karakterler söyledikleri ile her şeyi açık ederler ama. Onu ince eleyip sık dokuyarak incelemek lazım. Haydi başlayalım.

    1-Elda hanım, çok uzun cümleler kuruyor. Sebebi yarattığı karmaşık cümlelerde derin bir mana aranmasını sağlayacak zayıflık duygusunu harakete geçirmek. Aslında yazıya biraz yukardan bakarsanız o kadar uzun cümleler kurmayı gerektiren şeyler söylemiyor.

    Temelde anneye yüklenmeyin belki iyi niyetlidir, öğretmek istemiştir de, biliyordur da öğretmek istememiştir kapsamında bir şeyler söylemiş(Burada derinleşmiyorum).

    Anne burada araç. Aslında postun sebebi anneyi korumak değil. Bu eleştirinin fikir sahibi olan kitleye (Montesori ayça ve yandaşları) şöyle bir girişmek. Devam edelim.

    2-Medeni görüntü sergilemiş, ama tam bir sokak kavgası yapmış. Sözlerini iyi bir şekilde serpiştirdiğini düşünerek, birbirini takip eden kelimeleri iskambil destesi gibi ardışık sıra ile dizerek çözümlenmeden yazmaya çalışmış. Amacı ironik tutarsızlıkları gizlemek. Bunu şu şekilde anlayabilirsiniz: bütün yazının aralarından parçalar çıkarın. Bu parçaları başka bir yerde birleştirin. Kalan kelimeler ile çıkıp başka yerde birleşen kelimeler farklı konularda ve içlerinde bütünlüğü anlamı kaybetmemiş paragraflar elde edeceksiniz. (Bu oyun mükemmeldir. Çok eğlencelidir.Uzun sürer. Kalabalık oynanması tavsiye edilir.)
    Araya serpiştirdiği cumleler yenir yutulur cinsten değil. Söylemediğini bırakmamış. Devam edelim

    3-Devrimci görüntü sergilemiş. İşte can alıcı noktalardan biri.
    Farklı ya da derinleşmiş kişisel felsefe nedeniyle topluma yabancılaşmış karakter ile, sağdan soldan kopya , zemini zayıf kişisel felsefe nedeniyle toplumun içinde karmaşıklaşmış karakterin ayrımını zorlaştıran başka bir davranış modeli. Deli mi dahi mi meselesi. Hepimize “fark etmediğiniz bir konu var” yaklaşımı ile bir zoka yutturmaya çalışmış. Bunu da aslında var olmayan bir anne modeli yaratarak yapmaya çalışmış. Söylenenleri bu kurgu anneye söylenmiş gibi yaparak savunusunu bu örgü üzerine kurmuş.

    Dikkat konuşulan anne ile kurgu anne farklı karakterler. Özellikle tanımadığı anne konusunda öyle bir karakter yaratmış ki buna hepimizi inandırmaya çalışıyor.

    Alıntı. “…En basitinden çocuğun, çocukluğun, vitrinde değil hakikatte anneliğin ne demek olduğunu bilen bir annedir. Umarım öyledir. Bence öyledir. Onu bundan böyle “sevgili anne” diye anacağım…”

    Çaktınız mı ?? Burada gülmek geldi mi içinizden?

    4-Elda hanım, anlatmak istediği derdi daha anlatmadan infazı gerçekleştiriyor. Sonra anlatmaya devam ediyor. İnfazı okumuş olan zihinlerimiz daha arkasında ne var diye okumaya devam ediyoruz. İnfaz gerçekleşmiş olan cümleden çok uzaklarda ona odaklanamadan başka bir konuya geçmiş buluyoruz kendimizi .

    Bunu hemen 3. Satır da

    ALINTI “…içi rahat olsun, mahremiyetine dokunulduğu için huzurunu bozmasın” bölümünde bulabilirsiniz. Aslında farkındaysanız Elda Hanım tartışmamış. Kendi kafasına olması gerekene karar vermiş . İlk paragraf tamamen bu konuya ayrılmış. Sen vurulmuş kırılmış anne, yaralı ceylanım, guguk kuşum şeklindeki kısım tamamen bu uydurma anne karakteri örgüsünü yaratmak amacı ile yazılmış.

    Alıntı “…hadi canım sen de, diyecek kadar bilge, olgun, ileriyi gören, kolay avlanmayan, çocukların gel git halet-i ruhiyeleri, algıları, mizaçları, iyi günleri, sıkıntılı saatleri, takıntıları, kriz anları, çok iyi taklit edip yinelemekte direttikleri davranışları, uygulamaya direndikleri davranış modelleri konusunda uyanık bir annedir. “

    Yani Siz bu kadar mükemmel bir anneye neler demişsiniz bakayım..İnfaz geliyor sonrasında gizli hakaretler. Birde burda kendi ile anneyi özdeşleştirme var. Özelliklerini de sıralamış anlayalım diye. Bu özellikler aslında anne üzerinden Elda’ya yakıştırmamız için hazırlanan sözler.:))))

    Aslında elda hanımın yazısı 1. paragraftan sonra geçerliliğini yitirmeli. Bu kurmaca karakter hakkında sadece Elda Konuşabilir. Çünkü onu o kurguladı.

    GERÇEK ANNE BÖYLE BİRİ DEĞİL. Uyanık değil. Uyuyor. Öyle uyuyor ki bu blog gibi benzerleri uyandırmaya çalışıyor. Ama ELDA, uyumaya devam et diyor.
    Uyan ANNE dünyaya dön ELDA’ya inanma. Öğren, Öğret. Hergün yeni bir şey Oku. UYANIK OLLLL. Çocuğuna ve kendine insanlarla yaşamanın kuralını öğret. Öğret ki ELDA gibi olmasın. …

    Bende insanım :)Postun devamını yazacağım
    Bölüm 1 bitti

  25. Açalya dedi ki:

    anti-spam kelimesi lafı ağzımdan aldı

    `dan`

  26. nerma dedi ki:

    buraya gelir bakarım
    her gelişte değişmez kesif rahatsızlıkla ayrılırım
    bişey yazmam ‘sizin alana’ dahil olmak istemem
    ha bugün bismillah dediysem zarar ziyan nereye kadar diye
    bu eşsiz alanın bizatihi merkezi küçük çocuklar gözüküyor diye
    ayçahanımgillerin tümünün elda cohen’e cevaben yazdıklarından rahat 30-40
    -kendilerine kalsa müthiş/ bana göre düşük – alıntı yapmak mümkün
    bu blogu tapınak adleden yorgun savaşçı annelerden tek biri talep etse hemen
    ama küçücük evlatlarını paşabahçe şişe cam fabrikasında öğütme tiynedindeki insanlara kendi cümlelerini sıralamak pek dayanılacak bi iş diil
    dün itibariyle hararetlense de aylardır süreklilik arzeden şu dertle şu gün çoşup
    şunu çığırıyorum -elda cohen gibi diğer annelere esas annelere-
    ÇOCUKLARININ ETRAFA HENÜZ YENI AÇILAN ŞUURLA “NEDIR KI BURALAR” “NELER OLA KI BURALARDA” “BU O” “O BU” HISSIYATIYLA YAKLAŞMASINI – ŞAŞKINLIKLARLA SEVINÇLERLE GÜÇLÜKLERLE SARMALANMIŞ YAŞINA DENK GELEN BIR KÜÇUK HAYAT SÜREREK BÜYUMESINI INSANI/HAKIKI/YETERLI BULAN VE ONA KÜÇÜK MÜDAHALELERLE YARDIM EDIP YÖN GÖSTEREN – IYI UYUYUP UYANMASIYLA BESLENMESIYLE HUYSUZLUKLARIYLA HASTALIKIKLARIYLA ALAKALI
    SAĞLAM DURUŞU OLAN ANNELER: BU YAŞLAR İÇIN BU KADARDIR
    MINNACIK ZIHINLER KALPLER VÜCUDLAR VERIM ALINACAK FAALIYETLER DEĞILDIR
    ONLARA YAŞLARININ ELVERDİĞİ LIMITTE FAYDALI ŞEYLER GÖSTERMEK VE FAYDALI
    VAKITLERI YAŞATMAK IYIDIR HER ÇOCUK HERŞEYI ALIR AMA TABIATIN SAATIYLE
    ALDIĞINDA MAKUL BÜYÜR
    ANNEYLE BABA İÇIN EVLADININ SIHHATLI-MEMNUN-HUZURLU VE DOLULUK ORANI SERBEST BIRAKILMIŞ BIR ZIHINLE YOLA ÇIKMAYA BAŞLAMIŞ OLDUĞUNU
    SEYRETMEKTEN BAŞKA BI ASLI GÖREVİ BU YÅŞLARDA YOKTUR DER
    SIZ AYÇAHANIMGILLERE DE “ALANINIZIN ISMINI ‘ÇOCUK BAŞARICAM’ YAPARSANIZ
    HERKES NIYETINIZI BILEREK BURAYA DALAR ” SELAMINI YOLLUYORUM

  27. aslı dedi ki:

    herkese günaydın.
    ayçacım bloğunu zaman zaman takip ediyorum, yararlandığım birçok şey oldu, çok teşekkür ederim. biraz meyva veren ağaç örneğine döndü senin durumun. ama her yoruma yer vererek açıklığını da gösterdin. bana kalirsa mesele biraz da şu edison videosu. Avrupa’daki eğitim seminerlerinde edison ve benzeri çocukların durumu çok tartışılıyor son zamanlarda. eşimden dolayı şahsen biliyorum. vaktinden önce zorlamaların psikolojik gelişimde bazı yaralar açtığı konuşuluyor. ayrıca kemik gelişimi özellikle parmak ve ayak kemikleri, kas gelişimi de epey zarar görebiliyormuş. insan ve çocuk hakları bile işin içine girebiliyor bu konuda. bunları tamamen bilgine diye söylüyorum, yanlış anlama. insanların böyle bir videodan rahatsızlık duyması söz konusu olabilir. benim çevremde de çok rahatsız olan anneler var. elda kohen’in yorumundan sonra, edison’a sinirlenenler de bu post a düşüyor. ama napalım, yaşasın demokrasi.

  28. Lütfiye dedi ki:

    Öncelikle MERHABA,
    Hepsi bir yana benim anlamadığım bu hanımefendiler neden kesif rahatsızlıklar ile ayrıldıkları bu alana tekrar ve de tekrar ile teşrif buyurmaktalar ?
    Dingonun ahırı gibi girip de bismillah çekerek ama Allah’ın selamını esirgeyerek sonrada bir Allahaısmarladık demeden çıkıp gidiyorlar?
    Mutsuz oldukları besbelli olan ruh hallerini beslemek adına mı ?
    İyi günler..


Önceki yazıyı okuyun:
Parti notları

Doğumgünlerini severim ancak kutlamayı değil.. yok kutlamayı da severim ancak her sene değil.. her sene de kutlayabilirim ama bilindik şekilde...

Kapat