No public Twitter messages.

Instagram öncesi diye bir şey vardı hayatımızda. Notları klavyenin ucundan kendi kişisel sayfalarımıza aktardığımız, okurken kendimizden parçalar bulduğumuz, altına yorumlar bırakarak paylaştığımız. Şimdi hayat daha hızlı üstelik 24 saat yayında kalan minik notların içine hızlıca sıkışıyoruz. Her instagram gönderisi yaptığımda “bunları blogda yazmalıyım” diyorum yine de atlıyorum. Şimdi biraz vaktim varken neden toparlamıyorum diye düşündüm.

En çok bana sorulan soruyu belki biraz açabilirim: Bozcaada’da ne yapıyorsun? hayat nasıl?

Ah! Hayat bana güzel canım demeyi çok isterim. Duymak istediklerini bilmiyorum ama benim yazmak istediklerimle örtüşürse ne mutlu bana. Daha önceki yazıda belirttiğim gibi ben sürekli adada kalamıyorum, İstanbul’a gidip geliyorum. Yoga hocalık eğitiminde asistanlığım olduğu için sıklıkla İstanbul’dayım. Ne İstanbul’a adapte olabiliyorum ne adaya. İkisi arasında bir araf hali. Dün avluda yoga yaptıktan sonra Alpay dedi ki : “buraya geldiğinde yoga yapmaya başlaman 5 gün alıyor”. Evet yaklaşık 5 gün sürüyor İstanbul sonrası adaya uyumlanma benim için. Oldukça toprak bir insanım, son yıllarda biraz su elementim artmış olsa da 🙂 Eskiden olsa 10 günü bulurdu köklenmem o kadar! Adadan İstanbul’a geçiş de aynı şekilde. 1 gün önceden gidiyorum ki durup bir ruhumun gelmesine izin vereyim. Bedeni hızlı ruhu yavaş hareket eden bir varlık olarak zorlandığım doğru.
Haziran ayından beri Bozcada’da yerleşiğiz. Kış zor geçecek dediler bize. Geçmedi! Erin’e bunu söylediğimde “%50 burada değildin ki” diye cevap verdi biraz sanki gönül koyarak. En çok zorlandığım yer Erin’i bırakmak. O da bunu gayet iyi bildiğinden yumuşak karnıma çalışıyor 🙂
Dün akşam yemek yerken ” yine mi gideceksin? zorunda mısın?” dedi.
“Zorunda değilim ama istiyorum, sevdiğim hayalim olan bir şeyin peşindeyim o yüzden gidiyorum” dedim.
” o zaman olur” dedi.
11. annelik yılımı geride bırakmak üzereyken bunu oğluma verebilmiş olmayı diledim: Hayallerinin peşinden git! Her ne olursa olsun bırakma!
Evet oğlumu, ailemi, evimi bırakırken zorlanıyorum. Bahçeye çiçek tohumları attım dün, tohumlarımı bırakırken zorlanıyorum. Lavantaları çelikledim, tutmuşlar, otlarını temizledim yerleştirdim, onları bırakırken zorlanıyorum. Karavanı ofis yaptım, içinde iplerim, boyalarım, kalemlerim, yünlerim, bitkilerim bana dair herşey var, bana dair bir çok şeyi bırakırken zorlanıyorum. Sahip çıkmaya çalışırken zorlanıyorum. Otobüsü 2 – 3 saat otogarda beklerken, gecenin bir körü kalabalığa girip evime ulaşmaya çalışırken zorlanıyorum. İstanbul’a geldiğimde herkese ve herşeye kısıtlı vakitte ulaşmakta zorlanıyorum. Kedilerimi annemde bırakmış olduğum için, oğlumu adada bırakmış olduğum için, derslerimi, çekimlerimi, dostlarımı, sevdiklerimi hep bir yerlerde yarım bırakıp diğer tarafa gidip gelmekte zorlanıyorum. İstanbul’un kalabalığında, kaosunda zorlanıyorum. Birşeyleri bırakmakta zorlanıyorum.

Köklenmeyi merak ediyorum? nasıl birşey acaba diye? Hep aynı yerde kalabilmek nasıl sanki hiç bilmiyorum.
Bütün bunların içinde kendi kendime söylenirken buluyorum bazen beni.
Yarı yıl tatilinde Kars’ta 2 tane kamp yaptık. 3 kere Doğu ekpresiyle Ankara’ya gidip geldim. Totalde yaklaşık 70 saat kadar tren yolculuğu. Tüm bunları düşünmek, durmak, bakmak, izlemek için yeterli bir vakit!
Sonra dedim ki “bu da senin yolun kuzum”. Gidip geleceksin her zaman. Gidip gelirken yolunda karşına çıkan her ne ise sahip çıkacaksın! Payına düşen sırt çantasıyla yollarsa tadını çıkartacaksın. Bir yere yetişmeye çalışmadan, bedeninle ya da duygularınla sadece duyularına odaklanabileceksin artık çünkü sen bir yetişkinsin! 41 seneyi bitirdin bu hayatta! İçindeki o çırpınan çocuğa bakıp “tamam tatlım, ben kedi gibi yalayarak iyi ederim seni ama ekmek bu köfte bu, uzun uzun çiğneyeceğiz tadına varacağız birlikte” diyebileceksin artık.
Bu sabah 9 otobüsüne yetişirim diye 7 vapuruyla yollara düştüm. Yetişemedim. İndim minibüsten Çanakkale’de bir alışveriş merkezine koydum kendimi. 12 otobüsüne kadar vaktin var kızım tadını çıkartmak için koca 3 saat! Kahve alırken sohbet ettim belki de bir daha hiç görmeyeceğim tatlı bir kızla. Kahvemi aldım, bilgisayarımı açtım, uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım: yazdım!
Hep dolce vita değil ki hayat bazen kırılganlıkları da yazmak gerek!
Kırılganlıklarımı yazdım.
Bozcada’da hayat nasıl geçiyor: sessizliğin sesini bilir misin ama sessizliğin bir sesi olduğunu öğrendim. Uçurup döken rüzgarlardan fırtınalardan deli yağmurlardan sonra denizin bir örtü gibi kumsala serildiğini gördüm. Bir taraf simsiyah bulutlarla yeryüzüne karışırken diğer tarafta kocaman gökkuşağı olduğunu gördüm. Toprağa attığım bir tohumun, zıpladığım bir ağaç dalının hiç bir acelesi olmadan yaşama doğru karıştığını, filizlendiğini gördüm. Kayaların bir tarafında dalgalar taşları döverken diğer tarafında şefkatle kumsala sarıldığını gördüm.
Ne iş yapıyorsun diye soranlar var: Şu anda adada bir iş yapmıyoruz. Kamplarımızı planlıyoruz yaz için, bahar için. Adada bir iş yapmaya karar vermek için erken. Tıpkı topraktan filizlenen o tohum gibi zamanını beklemek gerek. Geçen haftasonu misafirlerimiz vardı. Ev kalabalık olunca ne keyifli, komün yaşam ne keyifli diye konuşurken bıraktığımız işlerimizi konuştuk. Dışardan neleri bıraktığını bilemezsin kimsenin lakin direnmek yerine değişime bırakmak, değişimin getirdiklerini sarmak, sahip çıkmak adına bu yolda olmayı seçtim ben.

Sabah güneşi görünce yüzümü güneşe dönmek, uzun kumsal boyunca yürüyüşe çıkmak, çınar altında bir kahve içmek, eve dönüş yolunda bahara yüzünü çevirmiş topraktan sarı morları toplamak, mutfağa girmek, tarladan pazıları toplamak binbir çeşidini pişirmeye imza atmak, çamurun içinde yürüyüp eve girmek, etrafın dağınıklığından dem vurup bir yandan da o dağınıklığın içinde var olmak, dağınıklığın dışarıda değil içeride olanının esas mesele olduğuna varabilmek, okuldan çıkınca deniz kenarında taş sektirebilmek, çıkışa gitmeye üşendiğinde “hadi yürüyerek gel” diyebilme güvenli alanında olmak, avluda otururken kuşların sesini dinlemek, yenilebilen otları tanımak, havanın temizini solumak, “hadi bir kahve yapayım da içelim” diyip acelesiz molalar verebilmek…
 
Bozcada’da hayat nasıl?
Sobayla ısınmak gibi. Isınmak için bir çaba gerektiren, odunu kesmen, sürekli ateşi beslemen lakin ısısını verdiğinde köşesine ilişip sadece bedeninin değil kalbinin de ısındığını fark ettiğin o anlar gibi. Üstünde demlenen çay, içinde kızaran ekmekler gibi.

Bu Yazılar Da İlgini Çekebilir

5 Yorum

  1. şükriye dedi ki:

    Ne güzel anlatmışsınız, içim ısındı. Bozcaada çok güzel bir yer. Ama orada yaşamak bambaşka bir şey. Siz anlatınca hem heves ediyor insan hem de kolay olmadığını anlıyor. Sevgiler…

  2. Nazlı kara dedi ki:

    Ayçam hocamm 😊 yazıyı okurken ki hislerimi tarif edemicem sanırım. Ama belki isimlendirebilirim. “Sıcak” “Samimi” “Duru” bir his olabilir. Kalemine sağlık.

  3. Emine dedi ki:

    Merhaba Pi nik kuş hayatın içinde tamda o bahsettiğin karmaşanın ortasındayken seni tekrar bulmak ne güzel belki de bu tesadüf bile değil kızımı ilk kucağıma aldığım senelerde ne çok okurdum senin o güzel eğlenceli öğretici yazılarını evet Çocuklarımız aynı yaşta ben blog takip etme serüvenine ara vermiştim çoookk uzun yıllardır tamamen tesadüfen başka bir blog yazarını ararken seni gördüm sol sayfada bi bakmak istedim bloğuna ve o kadar mutlu oldum ki anlatamam çünkü bana çok yakınsın Çanakkale de yaşayan bir İzmirli olarak seni burada görmek bana büyük heyecan verdi tanışmak görüşmek belki çocukları da tanıştırmak ne güzel olurdu bana mail yoluyla ulaşırsan adresimi yazacağım emineakay75@mynet.com selam ve sevgilerimle

  4. Bozcaada dedi ki:

    Ne güzel anlatmışsınız bozcaada’yı, bize dahi başka bir bakış oldu, teşekkür ederiz.


Önceki yazıyı okuyun:
2017 Biterken

Merhaba! Ne yoğun bir 2017 geçti hatta 2016, 2015! Bir yere kök salmak ( belki de salamamak) üzerine kurgulanmış karmam...

Kapat