No public Twitter messages.

Beslenme, bilim, yaşam konularında bazı ayrıntıları gözden kaçırıyoruz bence. Batı biliminin en büyük sorunu, sorunları global olarak algılayıp global çözmeyi düşünme eğilimidir. Tüm insanları ilgilendirdiğini düşünüp, tüm insanlar için çözümler üretme eğilimidir. Bu açıkça yanlıştır.

Her birey kendi özel mekanizması ile çalışarak ilerler. Her bireyin problemleri kendi içinde olduğu gibi doğal denge ve kuantum gereği, çözümlerini de kendi içinde barındırmaktadır. Plasebo etkisi denen konu, akupunktur bunun en ayrıntılı incelendiği bilimsel dallardır.

Bilim, akıl yöntemi olarak tez, antitez, sentez yöntemini kullanmak zorundadır. Gerek para gerek kariyer sebepleri ile bu yöntemi atlayan, bilerek gizleyen bilim adamları ve bilim kuruluşları muhakkak vardır.(VAR :))

Bize son kullanıcı olarak ilgimiz ve bilgimiz doğrultusunda sentez bilgileri ulaşır. Adından da anlaşılacağı gibi aynı tez, antitez bileşkesinden farklı bir senteze ulaşmakta mümkündür.

Bilim çevrelerinin bu sene savunduğu şeyleri bir sonraki sene terk etmesi bu sebeplerden kaynaklanmaktadır. Sentezi tamamen doğru olarak algılayıp hayata geçirmek bu sebeplerle kimi insanlar için olumlu sonuç verirken diğerleri için etkisiz, kimileri içinde çok kötü etkilerle sonuçlanacaktır.

Örnek vererek konuyu daha anlaşılır kılmaya çalışalım. Doğa dengedir. Her problem içinde çözümünü de içerir.

Diyelim ki suyunda böbrekleri kötü etkileyen bir etken madde olan bir köy var.

Bu köy çevresi doğal denge gereği muhakkak bu etken maddenin sebep olduğu bir etki ile gelişecektir. Yani etken madde bu madde işine yarayan bir çiçek tarafından emilerek besin olarak kullanılacaktır.

Bu bitki florada avantajlı hale gelecektir. Çünkü su aracılığı ile sevdiği bir etken madde sürekli gelmektedir.

a1-Bu insanlar tarafından yenemeyecek bir bitki ise bölgesel olarak açlık sorunu yaşanacak, bölge insanların yaşayamadığı bir hal alacaktır. Eğer bu olay çok eski zamanlarda gerçekleşiyorsa insanlar orayı terk edecektir. Böylelikle böbrek hastalıklarından kurtulacaktır.

Ama günümüzde yaşanıyorsa araçlarla oraya yiyecek taşınacağından insan yaşamaya devam edecek ve böbrek hastalıkları yaşanacaktır. Batı bilimi böbrek nakli yapmaya uğraşacaktır. Suyun etkisini keşfetmek çok uzun ve masraflı bir süreçtir.

a2-Eski zamanlardayız gene. Diyelim ki bu bitki insanlar tarafından yenebilecek bir bitkidir. Bu durumda bu suyu içen insanlar zehirlenecek ama ucuz ve çok olan bu bitkiyi yiyerek bitki içindeki etken madde ile bunu absorbe edecektir. Bu bitki olmadan bu su, bu su olmadan bu bitki zehirleyici etki yapacaktır. Bu sebeple bu bitki güzel diyerek yapılan paketleme ve ihraçlar sonucunda bu bitkiyi tüketen başka bölge insanları zehirlenecektir.

Çözüm nedir peki. Nasıl davranacak, konuları nasıl değerlendireceğiz.

Bunun için iki yöntem bulunmaktadır: akılcı yöntem ve duyusal algı yöntemi.

b1-Bilimsel sonuçlar, sentez kısmı yerine, tüm kısımları (Tez, antitez) ile önemli olmalıdır. İlgisiz gibi gördüğünüz birçok araştırmada kafanızda olan başka bir problemin çözümünü bulabilirsiniz. Tez ve antitez verilerinin de sizin bölgesel verilerinize uygun ayrıntılar gizli olabilir. Bu inceleme ve bilgilenme verileri sonucunda akıl ile tartarak sonuca ulaşabiliriz.

Burada önemli bir ayrıntı, bilgilenmeyi devam ettirerek değişen şartlar ile kararları da değiştirebilme esnekliğini korumak gereklidir.

b2-İkinci yöntem ise bana göre en az diğeri kadar ilginç bir konu ama anlatması çok zor. Deneyeceğim.

Diğer yöntemde olduğu gibi bu yöntemde de bilgi kirliliği yaratan bir para, kariyer etkisinden söz etmek gereklidir. Bunları gene dışarıda bırakalım. Başka bir post konusu çünkü.21. yüzyılda bu teknoloji çağındayız. Ama organik parçacıklarla donanmış vücudumuz teknolojisinin yakınında bile değiliz. Gözlerinizi kapatın yakında biri sizin herhangi bir yerinize dokunsun. Birçok veri anında aklınız düşer. Dokunma yeri, şiddeti, tehlikesi, kim olabileceği, vs.. Gözümüzü düşünün tamamen organizma ile görmek duymak algılamak vs.. 21. yüzyıl teknolojimiz söylendiği gibi hiçte ilerde değil. Söylemde yüksek teknolojimiz bu türde veri transferlerinin yakınında bile değil.

Çok yakın bir zamanda keşfedildi ki tırnaklarımız üzerine usb diskler gibi verilen yazılabiliyor. Organ hafızası diye bir konu var. Böbrek aktarılan bir alıcı uyandıktan sonra vericinin sevdiği yemekleri sever hale geliyor.

Şimdi anlatmak istediğim vücudumuz tamamen bize ait özel bir laboratuardır. Orada deneyler yapabiliriz, sonuçları saklayabiliriz. Sonra kullanmak için arşive ve bilgi bankasına sahibiz. Verileri derleyebilir, istediğimiz zaman ulaşabiliriz. Yemeğin tadına bakar sever ya da sevmeyiz. Bu bir deneydir. Sonuca ulaşır. İçine bir şey katar ve yenecek hale getiririz ya da yemeyiz. Yani aslında yaşamak için tüm gerek duyduğumuz duyulara sahibiz. Şimdi beslenme konularını içerisine alacak bir bakış atalım.

Biz beslenme alışkanlık ve değerlendirmelerimizi akılla mı yoksa duyularımızla mı yapmalıyız?

Gene bir köy düşünelim. Yüzyıllardır var olan bir köy. Daha maden ocakları ve yeraltını sömüren su kuyuları yok. Bu köyde hangi mantar yenir hangisi yenmez, nerden su içilir, nerde ne zaman balık olur vs.. tüm veriler toplumsal hafızada yerini almış. Bu köyde artık yeni bir şey olmaz. Araba kullanmak gibi, veri kullanımı otomatize olmuştur. Bu köyde söylediğim türde etkiler olmadığı sürece yeni bir deneyim yaşanması zor gibidir. Bu köyde yaşamak için artık çok akla gerek yoktur. Ama duyular önemlidir. O günkü vücut dengenize göre bazı besinleri tüketir bazılarını tüketmezsiniz.

Bir gün köye gene bir paragöz, suni gübre getirir. Amacı belli. Bunun sonucunda oluşacak çileği o köylü yer ama duyuları açık olduğundan bunu beğenmez ve tüketmez. Ben birçok gezimde gerek bölgesel şartlardan gerekse bu tür sebeplerden biz şehirlilerin kullandığı birçok besini köylülerin beğenmediğini gözlemlemişimdir ya da tam tersi orda yediğiniz armudun tadını hatırlayın yeter.

Biz vücut laboratuarımızın duyularını kaybettikçe beslenmede aklı kullanma eğilimimiz artıyor.

Bu artış daha çok bilgi ihtiyacı doğruyor. Ama modern bilimde bu kadar veri yok. Mesela sütün bağırsaklarda besin olarak algılanmadığı verisi var. Ama buna para ayırıp araştıran yok ya da araştırıp bulan var ama biz bu bilgiye ulaşamıyoruz. Başka veriler de geliyor. Derya Baykal ve yanındaki bilim insancığı gibi. Bu aşırı bilgi yüklenmesi ve içlerinde yalan bilgi yüklemesi olan durum bizim beyinlerimiz tarafından iyi değerlendirilemiyor.

Buna yetkin olan insanlar tercihlerini ona göre yapıyor ama ya diğerleri. Hangisi yalan hangisi doğru.

Burada zorunlu olarak bir seçim bekliyor bizi.

-bilmeyeceğiz

-bilmek için çok çaba sarf edeceğiz.

-doğal duyularımızı uyandırıp, vücut laboratuarımızı kullanmaya başlayacağız.

Tabii hepsinin içinde akıl ve bilgi kullanacağız. En azında bilinen kimyasal etkilerden uzak duracağız. Benim kendi adıma seçimim 3.sü. Ben akıl baskısından uzak bir kalp gözüne inanıyorum.

O bize her şeyi açıkça söylüyor. Anlamamak için direnen bir akla sahip değilsek eğer.

Bu Yazılar Da İlgini Çekebilir

Alpay  Oğuş

10 Yorum

  1. yasemin dedi ki:

    ne yazsam anlamsız olacak yazdıklarınızdan sonra…kalp gözünü seçmek normal!!!! olarak adlandırdığımız çoğnluğa göre çok zor, çok zahmetli çünkü hayat normal!! olanlara göre düzenlendği için,hep daha çok uğraşmak zorunda kalacaksınız…ama değer mi derseniz bence sonuna kadar…
    2.5 yaşında bi oğlum var benim uzun zamandır izliyorum pi-nik kuşu ve ayçayı ve sizi. çok şey öğrendim blogunuzdan ufkumu açan bir sürü yazı okudum…
    ama bu yazınızla kalbimdekilere tercüman olmuşsunuz, bi teşekkür etmeden geçemedim…

  2. annecugun dedi ki:

    sevgili blogcu baba,
    ne yazsam bilemedim ama su son cumleye bir bilim insancigi olarak cok takildim. hepsine cevap yazmaya vaktim yok ama, sutun bagirsaklarda besin olarak algilanmadigi verisini gosteren referansi rica etsem yazabilir misiniz? protein alimini (sut) besin olarak algilayamayacak bir organizma oldugunu bilmiyordum. homo sapienslerde boyle bir durum gercekten enteresan. cunku anne sutu ile biz bebeklerimizi besliyoruz uzun sure. bu bebelerde bu sut sayesinde besinle karsilasip bayagi uzun sure yasamlarina devam ediyorlar. laktaz enzimi yoksunlugundan bahsediyorsaniz eger buna tonla para dokulup, lactase enzyme defiency icin bayagi bir cozum sunulmakta.

    bir de batinin bobrek nakli yerine koruyucu tip ile bu tip operasyonlara gerekliligi azalttigini sevinerek bildirmek isterim. ornegin almanyada bobrek tasi insidansi dusmus durumda, oncul terapiler ile operasyona gerek kalmamaktadir (eua paris congr. take home messg part, eua supplements)

    • AyçA dedi ki:

      Yorumun bana değil ama bir ayrtıntıya dikkat çekmek istedim. Mevzu bahi olan anne sütü değil inek sütüdür. Kimse anne sütü alınmasın diye iddia etmemekte aksine sadece anne sütü alınmalıdır denmekte. Kaldı ki iki sene emzirmem bundandır!
      Her canlı annesinin sütünü içer tabii ki ama “homo sapiens”ten başka anne sütünden başka süt içen canlı doğada yaşamamaktadır. Hiç inek sütü içen bir aslan yoktur şümesela. Bu bence yeterince bir referans. Tabii bir de bizim süt içmelerini ön gördüğümüz kedi köpek v.b hayvanlar da vardır ama bu homo sapiens görüşüdür kedi ve köpeklerin doğası değil.

      Tonlarca para harcanarak laktozsuz süt üretiminin başka neleri yok ettiğini düşünmek gerekli.

      Bence doğanın kendisi bir referanstır. Şahsi fikrimdir herhangi bir bilimsellik ya da laboratuar çalışması içermez.

  3. alpay ogus dedi ki:

    merhaba annecugun
    Benim de sorduğum soruyu sen bana sormuşsun. Zaten sorunum bu. Yapılan tüm bilimsel araştırmalarda ortaya çıkan verilerde bir taraflılık bir kötü niyet “ihtimali” var. Dikkat ihtimali diyorum. Neden PARA. Bu sebeple bu tür konuları genellemek yerine bireysel etki, gözlem ve deneylerle çözümleyelim diyorum.Bilgileride alalım tabii. Ama kural kabul etmeyelim diyorum.

    Tam da söylemek istediğime bir örnek olmuş böbrek verilerin. Şimdiye kadar bu sebeple böbrek hastası olanlar ne olacak peki. İşte bilimin bu “dün söylediğimden sorumlu değilim” eğilimine dikkat diyorum. Aman sakın bilimin karşısındayım anlamı çıkmasın. Hatta bilim çok önemli ama konumunu iyi belirleyelim diyorum.Bilimin araştırma aşaması ile daha çok ilgilenin diyorum. Sonuç kısmı ile değil sadece.

    Mesela amerikada boyun ve bel fıtıklarında sigortalar artık akupunktur tedavisini zorunlu olduğunu duydum.Yani bu hastalıklarda artık sadece akupunktur uygulanacak. Sadece yüksek kurul kararı ameliyat derse ameliyat edilecek.

    Konunun gelişimini tahmin ediyorum. Fıtık hastalarına çözüm buldular. Ameliyat ettiler. Ameliyat sonrası sorunlar devam etti. Aaa pardon dediler. 5000 yıldır bunu tedavi eden bilime sarıldılar.(Kaynak akupunktur doktorudur.Nüzhet ziyal)

    Ya şimdiye kadar ameliyat olup kötürüm kalanlar ne olacak.

    örnek1- Benim babamda bel fıtığı oldu. Doktorlar acil ameliyat dedi. Ama riski yüksek. Ben aldım akupunktur tedavisine götürdüm. 5 seansta ayağa kalktı. 20 seansta tamamen iyileşti.

    örnek2- Bora arkadaşım 7 yıl migren çekti. İçmediği ağrı ilacı kalmadı. Ağrılarla yaşamayı öğrendi. Doktorlara para vermekten sıkıldı. Akupunktur ile 30 seansta tamamen migrenden kurtuldu.

    Bu örnekleri 50 adete çıkarabilirim. Ayrıntıya girme sebebim bu örneklerin tamamı sadece vücudun iç dengesini ve enerji akışını düzene koyan bir yöntemle yapılmış olmasıdır. Akupunktur iğnelerinin herhangi bir iyileştirici özelliği yoktur. Sadece acıtmadan deri altına girerler. Bilim olan batırıldıkları yerdir. Yapan ise sorunu yaşayan VÜCUDUN kendisi.

    Sütün herkese yararlı yada herkese zararlı olduğunu kimse söyleyemez. Bunu ancak kişi kendi içini dinleyerek bulabilir. Doktor söyledi diye içmeyin içiniz istiyorsa için. Tadını beğenmezsenizde içmeyin.

    Gene yazımda eksik kaldığını düşündüğüm bir kısım bu. Zararlı olduğu bilinen bir süt “zararlı olmadığına inanan biri için gerçekten şifa olabilir. PLASEBO. Bunu da yapan VÜCUT. Aslında istemeden bir şey oluyor. Herkes inandığı şeyi yapıyor. Bunların hepsini kendi vücutları doğru yapıyor. 🙂

    Ama bu düzeni bozan gene bir çok etken var. Yani içilen sütü faydaya dönüştüremeyecek vücutlar tabii ki var. Ama buda başka bir tartışma konusu. Kısaca içsel dengesi çeşitli sebeplerle bozuk olan insanlar için söylediklerimin geçerli olamama ihtimali çok yüksek.

    Keşke zaman bulsanda daha ayrıntılı tartışsak.

    Alpay

  4. Elif dedi ki:

    Bu yaklasima doktorumuzdan sonra bir desizde rastliyorum:)Demisti ki:”Bazi anneler geliyor-cocugum —yemiyor. Verince kusuyor. En sonunda yedirmeyi basardik ama alerji oldu-diye”. “Vucud en dogrusunu biliyor zaten. Cocuk cikartiyorsa demek ki ona yaramadigi icindir. Ustelemenin bi anlami yok” Biz de buna hep uyduk.
    Sevgiler.

  5. annecugun dedi ki:

    cok sevgili blogcu anne ve blogcu baba, Erin oncelikle sansli bir cocuk sizler gibi anne babasi oldugu icin diye soze baslamak istiyorum.

    sonra bir sekilde ayni seyleri soylemeye calistigimizi anlatmak istiyorum:

    turler arasi protein ihtiyaci giderme konusunda besin piramidini ornek gostermek lazim. AVCI-KURBAN meselesi tum protein alimini kapsamaktadir. inek sutu, kedi, kedigiller meselesine bu konuda (sut alimi) hic girmeyecegim. ancak insan oglunun tum turlerden daha fazla bakima ihtiyac duyarak dogdugunu soylemek lazim (annelik icgudumuzun sebebi). bu nedenle insan dogumu erken dogum olarak dogada adlandirilmaktadir. bir sekilde anne sutu veya akrabalik iliskileri boyutunda identik yuzdesi yuksek baska bir urun besin aliminda mutlaka kullanilmali. bu nedenle metabolize edilebilecek urun sayisi ilk aylarda cok kisitli. diger turlerde ise bu surec gelismis dogum statusu nedeni ile daha kisa ve bu nedenle baska bir turun analog urunune ihtiyac birakmiyor. sut yerine bazi turler direk diger turun etini tercih ediyor.

    akupunktur, plasebo, inanc cok onemli. buna karsi degilim. ancak Amerikayi yeniden kesfedilmesine gerek kalmayacak cok bilgi birikmis durumda ve malasef her konuda oldugu gibi inanc tuccarligida zaman zaman soz konusu olabiliyor. multifaktoriyel sorunlar icin multifaktoriyel cevaplara ev sahipligi yapmak lazim. cok yonlu dusunmek ve cok yonlu davranmak gerek.

    benim gercekten samimiyetle soylemek istedigim sey, ureticiler aslinda ne yaptiklarinin farkinda, ama tuketiciler inanmak istediklerine inaniyorlar. ic seslerine kulak veriyorlar. dogal olani budur ama bazi gercekleri goz ardi etmemek gerek. bu konuda yonlendirici olanlarin (or. cocuk doktorlarinin) daha cok literatur okumalari ve kendi ilgi alanlari disinda tavsiyelere ihtiyac duymalari halinde o alana ait seyleri de okumalarini dilerdim. cunku etik kurallar inanclarimizi, aklimizi ve kalbimizi vicdanimizi ortaya koymak icin var.

    yillar once tubitakta katildigim bir projede icler acisi bir durumu farkettim. o zaman yeni bilim adamcigi olma yolunda idim ve gunlerce icim uzuldu. cocukken 25den fazla il gorup, bircogunda yasamis birisi olarak, cografyamizin kudretine, biyolojik cesitliligimize hayrandim. ama zaman icerisinde insan eli ile kendimizi nasil yok ettigimizi farkettim. bu konuda bilimin ugramadigi yerlerde kayiplarimizi gormek cok kotu. ulkemizde malasef gida konusunda alt yapi yeterli degil, olan kurallar kismen uygulaniyor. ornegin karadeniz findigi ne kadar dogal ve tadi ne kadar guzeldir degil mi? bir suru findik bahcesinden toplanan ilk hasat urunlerde biyotik zararlilar tarafindan olusturulan ya da ureticinin hasat zamani hatalarindan olusan zararli madde tespit ettik. bu findiklar sizin bahsetmis oldugunuz dogal olanlardi. acima oranlari, yagin oksidasyonu inanilmaz derecede idi. ama pazara koysaniz aman yesil findik dalindan kopmus alalim dersiniz. ama hasat hatalari uzerine bir sene sonra yapilan calisma sonucunda bircok zararli maddenin azaldigini tespit ettik.
    bir diger calismamiz kayisi kurutulmasi esnasinda uygulayici hatalari uzerine idi. malatya bolgesinden gelen kayisilarin bizzat analizlerini yaptim. icinde bulundugum ekip kurutulma konusunda ppm duzeyinde yapilan hatalari gosterdi ve eminim simdi cok daha iyi duzeyde uygulamalar yapiliyordur. ama o donemde urunlerimiz a kalite ve dogal olmasina ragmen ihracat edilip geri donduruluyordu. yani redediliyordu. pazarda kalip urunlerinizi satarak para kazanmanin yolu iyi kalitede uretim yapmaktir. amac bu olmalidir ama bu ancak bilerek ve amaclayarak gerceklesebilmektedir.

    bu orneklerden yola cikarak, pazarda bulunan tum urunler aslinda koyde, kentte gordugumuz urunler. oyle bilimin urettigi urunler degil. bireysel kafalarin deneye yanila buldugu urunler ve malasef sirf bu bireysellik yuzunden bircok urunde dunya pazarinin lideri olma sansimizi kaybetmisiz. bizim icin bu konudaki en buyuk sorun koyde a kalite urun 100 lira iken burada bize ulasana kadar kotu post-harvest donemi gecirmesinden oturu hem pahali hem de kotu kalitede gelmektedir. bizde henuz transgenik uretip ondan mahsul alma duzeyi ve pazara cikarilan urun yok (yabancilarin kiraladiklari tarim yaptiklari araziler ve soya disinda, simdi sanirim enerji bitkileride var). daha dogrusu su anda eu ulkelerinde uygulanan hicbir prosedur uygulanmiyor. 8 sene once tarim orman ve saglik bak. bu konuda yapilan calismalari sordugumda gerek yok cunku biz boyle maddeleri ithal etmiyoruz demislerdi. halbuki 2006 yilinda sab.un. de yapilan bir master calismasinda bircok hayvan yemi, soya, misir gibi cok onemli tuketim maddelerinde gmo saptanmistir. hala eu ulkelerinde oldugu gibi aldiginiz urunun hangi menseili tohumlardan hangi zamanda hangi muamelelerden gectigini bilmeden aliyoruz. halbuki 2000 yili avrupa tuketicileri tarafindan acilan dava sonucu, tuketici her urunun menseini bilmek zorunda. siz koy tavugu aliyorsunuz ama koylerde tarim malasef korunmuyor. hangi yem, hangi copten eselendigini de bilmiyoruz. ve sanayi devriminden sonraki bir donemde yasiyoruz. radyasyon, asit yagmurlari gibi etkilerle yasiyoruz. yani benim demek istedigim bunun koyu-kenti yok. a kalite urun sadece sehirde daha pahali. kasaba da ise depolama sorunlari nedeni ile hemen tuketilmesi gerektigi icin daha ucuz.

    tum bu sistemi denetleyici mekanizma beklendigi olcude degil. ulkemiz malezya gibi tarimi hedef alarak ekonomik gelisim plani kurmuyor. bakin dpt raporlarina. biz bugun bircok avrupa ulkesinden daha ileride tarim uretmemiz gerekirken, disaridan gelen tek kullanimlik (halk dili ile gmo) tohumlarla asiri sulama politikalari ile topragimizi yok ediyoruz. toprak bize biz topraga bakiyoruz. seker kamisi ekmek yerine dekar basina belli olcekte para almayi tercih ediyoruz. neyse sonucta biz genomik mirasimizi kaybediyoruz. drog olabilme yetenegindeki otlarimizi, bitkilerimizi yabancilara kaptiriyoruz. ornegin gap, super projeydi ben cocukken, simdi bakiyorum asiri sulama asiri tuzluluk yaratmis urunler yine heba olmus. bu sefer tuzluluga care bulmaya calisiyoruz. ama keske birileri bilimsel bilgilere biraz daha itibar edip zamaninda bu kadar suyun bu kadar tuzluluga neden olabilecegini soyleseymis. bu nedenle artik 3. donem universiteleri ile bildigini insanlarla paylasan bir sistem olusmasi gerekiyor. bilim insanlar icindir ve eger duzgun anlasilir, duzgun anlayislar ile devam ettirilebilir bir politika haline getirilirse cocuklarimiz bizlerden cok daha saglikli olacaklardir. bende buna cani gonulden inaniyorum. off off daha neler yazayim bilmiyorum. ama inanmak guzel oldugu kadar inanirken, yonlendirirken gercekten gerceklerin farkinda olabilmeyi de secmek lazim.

    🙂 sanirim yine farkli yonlerden olaya bakarak ayni seyleri soylemis olduk

    • AyçA dedi ki:

      Ne güzel açıklamışsın. Bir sürü konuda ekler ile renklenmiş konu. Ortak bir noktaya varabilmişiz.
      Tüm yazında dediğin gibi biz de sanayi üreticisi olmuş tüm üreticilerden uzaklaşmaya çalışıyoruz. Organik setifikasyon sistemlerine dahil olmuş ya da geleneksel üretim yapan üreticileri bulmaya ve yaklaşmaya çalışıyoruz. Tabii kandırıldığımız oluyordur. Burada bu bloğun ve iletişimin paylaşımın önemi ortaya çıkıyor.
      Senin bu bilgilerinin ışığında, bizlere katma değer yaratacak bir beslenme temini yöntemlerin varsa bunları da burda paylaşmanı isterim.

  6. annecugun dedi ki:

    hicbir uretici icin ayrim yapip yonlendirme yapamam, kesinlikle etik olmaz. boyle yonlendirmelerin cok yanlis oldugunu sanirim ifade etmistim.

    ancak doga saglikli olani saglar. ben evim icin gorunumu guzel, taze olani tercih ediyorum. temiz olani. ecis bucus olan bir urun doga harikasi asla olamaz. cunku doga mukemmelliyetcidir. yamru yumru elma eger bir organik tarim ornegi olarak sunuluyorsa, dogru bir sunum olmuyordur. ya genetik mirasi kotudur ya da minerallerce fakir bir buyume donemi gecirmistir. ben asla boyle urunleri evime sokmam.

    organik sertifikalar, geleneksel tarim! ve sanayi tarimi!! diye farklar gozetebilmek icin yukarida bahsetmis oldugum tum kurallarin farkli yonde calismasi lazim. elde edilen urunlerin aralarindaki en buyuk fark kalitedir. kalite de pazarda fiyata yansir. ancak kalite-ekonomik parametre ikilisi gercek oranlarda mi bize yansitiliyor diyorsaniz, kesinlikle hayir.

    • AyçA dedi ki:

      Ben hayatımdaki en güzel armut ve elmaları gittiğim yaylalarda kendi kendine yetişmiş “insan eli değmemiş”, doğasında büyümüş ağaçlardan “eciş bücüş” olarak hatta bir kısmında kurtlar oynaşırken yedim. ( kurt varsa o bitki zehirli değildir lezzetlidir iğğ demeyin buna :=).
      Bunun için doğaya gitmek bizzat tatmak gerekmektedir.

      Doğa mükemmeldir ama manavdaki kırmızı parlak dümdüz elmalar ya da yusyuvarlak üzeri gıcır gıcır içi süngerimsi domatesler üretecek kadar değil.
      Tabii organik “eciş bücüş” olur mantığı ile ekolojik pazarlarda kalmış çürük elmaları sattıklarını da göz ardı etmemek lazım.

  7. alpay dedi ki:

    Merhaba annecugun etik olmayan konuyu kesinlikle anlamadım. Sen kimin tarafındasın acaba. Bu tür paylaşım siteleri ile iyi ile kötüyü deşifre etmek yöntemi ile kötüler üzerinde baskı sağlamalı, iyileri desteklemeliyiz. Etik olmayan şey nedir biliyor musun? Üreticiden 500 kuruşa aldığın domatesi 3 YTL ye satmaktır. Büyütücü ve koruyucu ilaçlamayı önerilenden çok yapmaktır. Kullanma kılavuzuna göre ilaçlandıktan sonra 30 gün toplanmaması gereken elmayı erken toplayıp satmaktır. Bu gözlem ve tecrübelerimizle kendimizi korumaya çalışmamızı etik değil olarak değerlendirmen çok garibime gitti. Hatta eleştiriyorum. Tüketici olarak elimizdeki tek korunma yöntemi bu paylaşımlardır.

    Kendi beslenme alışkanlığınla ilgili kısımdan ise hiçbir şey anlamadım maalesef. Söylediğin şeyler birçok insanın genel söylemleri ile aynı. Özel bir bilgi içermiyor. Bu bilgi ile pazarda alışveriş yapmaya kalkarsanız ne bulursanız onu alırsınız.

    Bir de yanlış bildiğin bir konuyu da düzeltmek istiyorum. Eciş bücüş denen meyvelerde genetik miras ile ilgili bir sorun olma ihtimali yoktur. Mevsimsel faktörler ve çevresel faktörler etkindir. Bizim Gelibolu’nda ayvamız bir sene mükemmel ayvalar verirken bir sene hiç vermez ya da eciş bücüş verir. Kayısı ise her sene değişik bir aroma ile değişik sayıda olur. Bunların tamamı mevsimsel hareketler sonucunda ağacın yaşayabilmek için yaptığı stratejik davranışlardır. Ağaçlar yaşamaya ve büyümeye çalışır. İnsanlara meyve vermeye değil. Bu tür bilgileri verirken dikkatli ve özenli olmak gerekir. Genetik miras sorunlu olan canlılar muhakkak doğa tarafından yok edilir. Onun dışında olanlar da sanırım nükleer patlama falan sonucunda oluşan bölgesel faktörler kalıyor ki bunu demek istediğini sanmıyorum. Çünkü Çernobil patladığında kimse o sene fındık yemedi. Yeni çay almadı.

    Bir önceki postunuda değerlendirmek istiyorum. Öncelikli olarak şunu söylemeliyim bir konu üzerinde bir tartışma dinlediğimde ilk kriterim tartışmanın pozitif olmasıdır. Pozitif eğilimli tartışma ne demektir. (Bilmeyenler olabilir.)Yanlışlıkları konuşmak amaç değildir. Amaç doğruyu bulabilmek ya da değerlendirebilmek için yanlışlıkları araç olarak kullanmaktır. Amacı doğruyu bulmak olmayan yanlışlık tespit tartışmaları bizi hiç bir yere götürmez. Ya da durum tespitini yapıp “ben bu tespitleri yaptım birileri de bunlardan yola çıkıp doğruları bulsun” demek pozitif değildir.

    1- süt konusu yanlış tartışılmaya devam ediliyor. İlk aylarda süt ihtiyacına kimse bir şey söylemiyor. Soru şu 5 yaşından sonra süt içmek faydalımıdır, zararlımıdır. Bunu kaynaklar ve dokümanlarla yorumlayacak birisi var mı?
    Benim argümanım doğa. Köylüler sütü süt olarak tüketmez. Ya da çok az tüketir. Genellikle Yoğurt ve peynir olarak tüketir. Sanayi alışkanlıklarına değil köylüye inanıyorum ben bu konuda diyorum.

    2- Sonrasında yazdığın 3 paragrafta da sorunları tespit etmişsin. İnternette söyle bir arama yaparsanız eğer benzeri yüzlerce yazı ve doküman var zaten. Pozitif bir katılım değil bence Yorumun. Yazıyı bir kez daha okumanı rica ederim. Ben akla ve bilime karşı değilim. Yalnız bunu bir silah olarak kullanan bilim araçları var. Bir mekânda kullanılan dekorasyon, koku, renkler ile dikkatsiz bir aklı yönlendirmek mümkün. Toplumlar üzerinde bilim ve araçları ile aydınlanma ve ilerleme sağlanmaya çalışılırken aynı zamanda bunlara kaynak sağlayacak parayı sağlamak için yönlendirmeler ya da veri sağlamak için deneyler yapılıyor.
    Bu deneylere istesekte istemesekte maruz kalıyoruz. Şu anda GDO lu ürünlerle bir deney yürütülüyor. Biz de bundan korunmaya çalışıyoruz. Dertlerimiz azmış gibi bir de beslenme yaparken zararlı olan olmayan ayrımı yapmaya çalışıyoruz. Burada tüm bilgi ve dokümanlara sahip olmak mümkün değil. O zaman ne yapıyoruz, yardımlaşıyoruz. Güvendiğimiz ve bizim gibi düşünen insanlar bularak onları bulduklarına fazla tartmadan inanmaya çalışıyoruz. Biz bu yolla Aysun’un sütünü bulduk. Bizim aracılığımızla da bir sürüsü. Laboratuar imkânları olan birileri çıkar Aysun’un sütünü alır analiz eder burada yayınlarsa da analizin söylediklerine de inanırım. Sertifikasını gösterip üretip yapmış adama da inanırım. Ta kii bana biri onun yalan olduğunu kanıtlayana kadar. Ama kusura bakma, dikkat edin sertifikasyon sistemi bizde kötü her sertifikalıya inanmayın demek benim için veri değildir. O zaman zaten sertifikaya inandığımdan daha kötü durumda değilim. Burada da belki plasebo etkili olur. Gene karlı olma ihtimalim yüksek.
    Alpay


Önceki yazıyı okuyun:
Sonbahar ve doktor kontrolü

Yine yeni yeniden sonbahar. Mutluyum. Bu mevsim geldi mi ben nefes alıyorum; güneşli ve serin. Ve diğerlerinden başlamak,sondan başa yazmak...

Kapat